1. 1
    BiLaL HaTTaB DeLi MoLLa
    BiLaL HaTTaB
    DeLi MoLLa

    Üye No: 12484
    Mesaj Sayısı: 1,460
    Tecrübe Puanı: 19
    Yaş: 36
    Yer: Ne KaRa aN? YıLLaR KaRa...

    Şia ile VAHDET Üzerine...


    es-selamu aleykum ve rahmetullah...

    Yaklaşık 5 aylık bir çalışmanın ürünü olan, risale tarzındaki makalemizi, bilhassa İslamî diriliş sürecinde olan, İslamî dinamizmi üst düzeyde bulunan Müslüman kardeşlerimin, ilk cümlesinden son cümlesine kadar ve dipnotları da es geçmeden okumasını temenni ediyorum.

    Bu çalışma hazırlanırken, Şia üzerine kaleme alınmış eserlerden faydalanıldığı gibi, aynı zamanda, bilhassa İslam(!) devrimi önderi olarak kabul edilen Humeynî'nin eserleri başta olmak üzere Şia'ya ait eserler de incelenmiş ve nihayetinde bu makale ortaya çıkmıştır.

    Makalemizin dört dörtlük olduğu iddiasında değiliz. Eksiklikler ve anlatılamayanların çokluğu mümkündür ve hatta malumdur. Ancak; en özet şekliyle anlatılmaya çalışıldığı için, birçok konuya yer verilememiş ve siparişi verildiği halde temin edilemeyen eserler sebebiyle de "kaynakça" bölümü sınırlı kalmıştır.

    İlerleyen günlerde, yeni kaynakların elimize ulaşması ve yeni bilgilerle makalemiz gelişecek ve daha geniş bir yelpazede sunulacaktır. V'Allahu âlem...

    Beğeni ile karşılanırsa bir DUA; eleştiri yöneltilecekse de DELİL ve İLİM'dir beklentimiz...

    Gayret bizden, başarı ve hidayet Allah'tandır(cc)...

    İlgili Yazılar

  2. 2
    BiLaL HaTTaB DeLi MoLLa
    BiLaL HaTTaB
    DeLi MoLLa

    Üye No: 12484
    Mesaj Sayısı: 1,460
    Tecrübe Puanı: 19
    Yaş: 36
    Yer: Ne KaRa aN? YıLLaR KaRa...

    --->: Şia ile VAHDET Üzerine...


    * Bu makalemiz, Rafizîlere, devrimlerine, parlak ama sahte sloganlarına, gür ama içi boş gürültülerine aldanan ve onların iddialarına hak veren ve kendilerini Rafızîlik hizmetine sunan İslam davetçilerine ithaftır.






    ŞİA İLE “VAHDET” ÜZERİNE…



    Son yıllarda özellikle dile getirilen ve son günlerde de gündeme tekrar taşınan Şia ile yakınlaşma konusu, İslam ümmeti için arzulanan; ancak bir ütopya olarak kalmaya mahkum bir konudur. Bilhassa yeni yetişen “heyecanlı” genç nesil arasında –olumsuz bir gelişme- olan bu vakıayı, Şia’nın “olmazsa olmaz” inanç esaslarından bir demet sunarak işlemek ve günümüzün en popüler sloganı olan “vahdet” ütopyasından bahsetmek istiyorum. Neden “olumsuz bir gelişme” olarak nitelediğim, yazımız nihayete erdiğinde daha iyi anlaşılacaktır inşaAllah.

    “Rabbim! Gönlüme genişlik ver. İşimi kolaylaştır. Dilimden de düğümü çöz ki, sözümü iyi anlasınlar…” [1]

    Evvela…

    “Vahdet nedir/ne demektir?”

    Vahdet; sözlükte, “birlik, teklik” anlamlarına gelen bir kelimedir ve Tevhid ile aynı kökten gelir. Tevhid “bir”lemek, vahdet ise “birleş”mek demektir. Birlik olmayı, birleşmeyi de, hem Kur’an, hem Sünnet, hem akıl, hem tarih, kısaca her şey gerekli görmektedir.

    O halde…

    “Vahdet propagandalarını, neden “olumsuz bir gelişme” olarak addetmekteyiz?”

    Çünkü; “birlik-beraberlik(el-ittihad ve’l-İslam)” kelimelerinin, İslam’ı bölme ve parçalama gayesini güden cenahlar tarafından sık sık gündeme getirildiğine şahid olmaktayız. “Birlik-beraberlik-vahdet” iddiası ile ortaya çıkan Kadıyânilik, Hind-Pakistan bölgesinde, Haçlı güçlerinin aleti olmuş ve bu kelimeleri, Müslümanların inançlarını bozacak zehiri ortaya akıtmak için kullanmışlardır. Rus ve İngilizlerin oyunları ile ortaya çıkmış olan Bahâîlik de, bizzat bu kelimelerle Müslümanlar arasına sızmışlar ve batıl itikadlarını, bu kelimeler ardında gizlenerek pazarlama imkanı bulmuşlardır. İşte aynı senaryoyu bugün de, Şia beyaz perdeye taşıma gayretindedir. “Birlik-beraberlik-vahdet” sözü, hak olan, ama kendisiyle batıl kastedilen bir sözdür. [2]
    Evet; az önce de dediğimiz gibi, birlik olmayı/vahdeti bizlere, hem Kur’anî, hem kevnî bir çok ayet emretmekte, gerekli görmektedir. Ancak; bu gereklilik ve emir, birbirleri arasında birleşmenin imkan dahilinde olmadığı fırkaları mı kapsamaktadır? Yoksa bu emir, aynı düşünceleri savundukları halde, dünyevî/nefsî çıkarlar ya da taassub ve kör taklit sebebiyle tefrikaya düşmüş mü’minlere midir? [3] Mesela; ehl-i Sünnet ile Cebriyye fırkalarının birleşmeleri/vahdeti mümkün müdür? Ya da Şia ile Havâric fırkalarının? Madem birleşmeleri mümkün, o halde nasıl oldu da, her biri –kendi içerlerinde dahi- onlarca fırkaya bölünerek, paramparça olabildiler?

    “Fırkalaşmanın sebebi nedir?”

    Bu konuda bir çok sebep sıralamak mümkün; ancak bunun ana sebebi, şüphesiz ki “Sünnet”ten yüz çevirmektir. Misalen; siz, “sened ve metin” yönünden sıhhati kat’î bir hadisi, “bu akla aykırıdır” gibi sebeplerle reddederseniz, tefrikaya sebep verir ve o hadisin sıhhatinden şüphe duymayan “Ehl-i Sünnet/Ehl-i Hadis”in karşısında bir fırka olursunuz. Aynı şekilde, Kur’an ve hadislerde yer alan, “cennet, cehennem, melek, şeytan” vb. gaybî konularda, Sünnet’in üzerinde yetki verdiğiniz “aklınızla” yorumlar getirir ve çeşitli te’villerle bunları aslından koparırsanız, siz de bir fırka olmuş olursunuz. Ve yine, Kur’an ve hadislerde, makamları yüceltilmiş, övgülere mazhar olmuş Rasulullah’ın(sas) ashabı hakkında, dile alınmayacak ifadelere, akla getirilmemesi gereken hayallere dalarsanız ya da “Sünnet”le yetinmeyip, Rasulullah(sas) ve ashabının hayatında olmayan, onların emretmediği ibadetler türetip, onlarla amel ederseniz, siz de “Sünnet”in ve “Sünnet ehli”nin karşısında bir fırka olursunuz(yani–istemeseniz de- o fırkalarla müsemma olursunuz). İmam Birgivî’nin(rh.a) dediği gibi; “Sünnet’ten yüz çeviren, bu sıfatı istesin veya istemesin bid’atçidir, dalalet ehlindendir.” [4]

    “Neden Ehl-i Sünnet?”

    Birilerinin; “itikadî mezhep yoktur” gibi ilimden ve hakikatten yoksun cümleleri bir kenara, ehl-i Sünnet “İtikadî” bir mezheptir. Kimsenin tasarrufunda olmayan, belli başlı “silsile”lere dayanmayan, “ben ehl-i Sünnetim” demekle de öyle olunamayan bir yoldur.
    “Şimdiki Kur’an”ın[5], Rasulullah’a(cc) inen vahyin aslı olduğuna iman eden; Rasulullah’tan(sas) gelen “mütevatir” ve –sahih,hasen senetli- “ahad” haberlerde kuşkuya düşmeyen ve bu haberleri kıyas ve re’ylere tercih eden; Allah’ın(cc) ve Rasulünün(sas) hayırla yâd ettikleri muhacir ve ensara ve ashabın tümüne asla ta’n etmeyen, haklarında olumsuz düşüncelere kapılmayan ve aralarındaki anlaşmazlıklar hususunda asla dillerini kirletmeyen; Rasulullah(sas) ve raşid halifelerin sünnetlerine yapışan, onların hilafına söz ve amellere aldırış etmeyenler… İşte bunlar, “ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat” olarak adlandırılırlar. Kurtuluş ise, ancak Rasulullah(sas) ve ashabına ittiba iledir.

    “Toptan Allah’ın ipine sarılın, ayrılığa düşmeyin…” [6]

    “Hablu’llah/Allah’ın ipi” kelimesi hakkında, müfessirler değişik görüşler ileri sürmüşlerdir ki, bunların en doğrusu ve “genel”i, bunun Kur’an olduğu görüşüdür. [7] Bu görüş, İbn Mes’ud’dan(ra) rivayet edilmiştir ve Katade, Dahhak ve Süddî gibi müfessir İmamlar bu görüşü benimsemişlerdir. [8]
    Kur’an’a sarılmanın doğal sonucu, Rasulullah’a(sas)/sünnete sarılmak; Rasulullah’a(sas)/sünnete sarılmanın doğal sonucu da –râşid halifeler başta olmak üzere- ashabına sarılmaktır. Vahdet/birlik/birliktelik emri ise, sadece Kur’an’a, Rasulullah’a(sas) ve raşid halifelerine ittiba iddiasında bulunanlaradır. Nitekim, ayetin sebeb-i nüzûlü de, bunu ispat etmektedir. [9] Yoksa; Kur’an’a sarılanlarla, Kur’an’ın tahrife uğratıldığını iddia edenler arasında bir “vahdet”in imkansızlığı, akla dahi aykırıyken, aklı Yaradan’ın(cc) Sünnet’ine(Sünnetullah) nasıl aykırı olmaz? Aynı şekilde; Rasulullah’ın(sas) Sünnetlerine sarılma gayretinde olanlarla, türlü te’vil ve batıl usûllerle Sünnet’inden yüz çevirip ya da Sünnet’i ile birlikte, Sünnet’inde olmayan bid’atler üretenler arasında bir “vahdet”in olabileceğini akıl dahi kabul edemezken, aklı var eden(cc) bunu emredebilir mi? Ve yine, sahabelere sevgi besleyenlerle, onlara ta’n eden, söven, aşağılayan, iftira atan zihniyetin “vahdet”ini, kim, hangi amaçla savunabilir ki?

    “Bugünkü Vahdet propagandalarının amacı nedir?”

    Meselenin ciddiyetinin farkında olamayan, bunun bir “soğuk savaş” olduğunu idrak edemeyen “iyi niyetli” olduklarına hüsn-ü zan eylediğimiz kardeşlerimiz hariç, bu propagandayı kasıtlı olarak dile getiren ve savunanlar, Sünnî dünya üzerinde Şia sempatizanlığı oluşturmak ve –başarabildikleri ölçüde- kendi taraftarlarının(Şialarının) sayısını artırmak amacındadırlar.
    - “Vahdet” çığırtkanlığı yapanlar, kendi görüşlerinin hilafına olan görüşlere tahammülsüzdürler.
    Mesela, -sözümona Sünnî(!)- tarikatlerin bid’atlerini dile getirseniz, sizi yere-göğe sığdıramazlar ve en güzel köşelerini de size açabilirler. Ama; Şia’nın iğrenç denilebilecek bid’at ve itikadlarını dile getirseniz, anında sizi “vahdet düşmanı” biri olarak görür ve “Vahdete zarar veriyorsun”, “farklılıkları konuşup da ümmeti bölme”, “sizin gibiler yüzünden ümmet birleşemiyor” vb. bir çok cümleyle sizi müteferrik(tefrikacı) ilan ediverir ve “vahdet/birleşmek”ten bahsettikleri halde, anında size sırtlarını dönüverirler. Yani tek taraflı bir “vahdet”tir aslında bahsettikleri. Onlar gibi düşünmenizdir vahdet için tek çıkar yol! İşte size sundukları süslü tablonun gerçek yüzü! Bu gerçeği, İhvân-ı Müslimîn’in Suriye önderliğini de yapan, Şia ile yakınlaşmak adına oldukça ciddi çabalar sarfeden; ancak yüzüne başka, arkasından başka olan Şia önderlerinin “takıyye / yalan” üzerine kurulu itikadları sebebiyle, büyük üstad Dr. Mustafa es-Sıbâî(rh.a) de şu cümleleriyle itiraf etmek zorunda kalmıştır:

    “Yakınlaşma propagandasından maksat, sanki her iki mezhebin birbirine yakınlaşması değil, ehl-i Sünnet’in Şia mezhebine yakınlaştırılmasıdır!” [10]

    Seyyid Muhibbuddin el-Hatîb de şöyle der:“Şunda şüphe yok ki Şiiler kendileri yaklaşma istemiyorlar. Bunun için de yaklaşma fikrini ehli sünnet diyarında yaymaya çalışıyor, Şii bölgelerinde bunun için bir adım dahi atmıyorlar, bir kelime dahi konuşmuyorlar, ilmi merkezlerinde bu yaklaşmanın eserine, izine dahi rastlanmıyor. Bu çağrı fazı toprağına, toprağı fazına birleşmeyen elektrik kablolarına benziyor. Bu sebepten de bu uğurda yapılacak her çalışma çocuk oyunu gibi hiçbir fayda getirmeyen lüzumsuz bir çalışma olarak kalacaktır.”

    - “Vahdet” çığırtkanlığı yapanlar, Şia’yı sevimli göstermek adına ellerinden ne geliyorsa yaparlar. Mesela; oluşturdukları platformlarda, Dr. Abdullah Azzam, Şeyh Ahmed Yasin, İmam Hasan el-Benna gibi önderlerin yanına, Humeynî’nin, Nasrallah’ın da resimlerini koyarlar. Sanki, hepsinin yolu ve davasının aynı olduğu izlenimini verirler. Doğal olarak, Humeynî’nin eserlerinden ve inançlarından habersiz olan, İslamî mücadele tutkunu insanlar, bu gibi bilinçaltına işlemeler sonucunda, bir numaralı Humeynî savunucusu olabilmektedirler.

    - “Vahdet” çığırtkanlığı yapanlar, Şia’nın pisliklerini, ehl-i Sünnet kisvelilerin pislikleriyle örtme gayretindedirler. Mesela; bazı yazarlar/hocalar, Nasrallah ile çağdaş –ismi Sünnî- zalim bir devlet başkanını örnek göstererek; “Nasrallah gibi bir şiî mi, yoksa falanca gibi bir sünnî mi?” gibi ilginç ve “kasıtlı” karşılaştırmalarda bulunarak, bilinçaltlarına zehirli düşüncelerini enjekte edebilmektedirler. Bu gibilerin yaptıkları adeta, bir tarafa zehirli mantarı koyup, diğer tarafa da zehirli olmayan fakat çürümüş bir mantarı koyarak, “hangisini yersiniz?” demeye benziyor. Akl-ı selim herkes, ikisini yiyenin de zehirleneceğini bilirler! Bunların yaptıkları, bulanık suda balık avlamaya ne kadar da benziyor!


    - “Vahdet” çığırtkanlığı yapanlar, Şia’nın itikadı ilgilendiren batıl inançlarını, ehl-i
    Sünnet içerisinde görülebilen fıkhî hatalarla perdelemeye çalışırlar. Mesela; “ehl-i Şia velayeti inkar edenin kafir olduğuna hükmediyor” diyerek “itikadî” bir sorunu dile getirseniz, “sünnîler hata yapabildiği gibi, onların da hatalı görüşleri olabilir” gibi ilimden yoksun, garip cevaplar alırsınız.

    Bu örnekleri çoğaltmak mümkün; ancak bu kadarla yetiniyorum.


  3. 3
    BiLaL HaTTaB DeLi MoLLa
    BiLaL HaTTaB
    DeLi MoLLa

    Üye No: 12484
    Mesaj Sayısı: 1,460
    Tecrübe Puanı: 19
    Yaş: 36
    Yer: Ne KaRa aN? YıLLaR KaRa...

    --->: Şia ile VAHDET Üzerine...


    “İslamî diriliş ve uyanışın önündeki en büyük tehlike: Vahdet Propagandaları!”

    Amerikan Savunma Bakanlığı Müsteşarlığı için hazırlattırılan raporda, İran devriminin akabinde, bir milyondan fazla İran’lının Türkiye’ye kaçtığı, bunlar arasında çok fazla Humeynî propagandacısının da bulunduğu yer almakta. [11] Aynı raporda şu ifade de dikkatimizi çekiyor: “İran, Türkiye’deki diplomatik varlığını, İslamcı hareketleri açık açık desteklemekte kullanıyor!” [12]
    İşte; tarikatlerin bid’at dolu yapılarından, büyüklerden/atalardan öğrenme “kör taklitçi” zihniyetten bunalıp, Tevhidî bir uyanış sürecine geçebilen insanlar için en büyük tehlike, kendilerini “vahdet propagandacıları”nın ortasında bulmaları olsa gerek. Zira –bizzat kendim de yaşadığım üzere- tarikatlerin bid’at ve hurafe dolu inanç ikliminden çıktığınızda, okuduğunuz birkaç kitap ve duyduğunuz birkaç güzel sözün de etkisinde kalarak, tarikatlere karşı tavır sergileyen herkesi, kendinize “rehber/önder/hoca” seçebiliyorsunuz. Filanca şahıs tarikatler aleyhine konuşuyor ve araya da Tevhidî birkaç cümle sokuşturabiliyorsa ve hele de bu şahıs edebî bir dile ve kaleme sahipse, kendinizi o şahsın ağında bulmanız an meselesi demektir. İşte, itiraf etmek gerekir ki, bunu bugün en iyi başaranlar, Şia propagandacıları ve sempatizanlarıdır şüphesiz. Yukarıda değindiğim mezkur raporda; Humeynî yanlısı militanların, İran’ın “Kum” şehrinde eğitilen Türk’ler aracılığıyla İslamcı gruplar arasında faaliyet gösterdikleri de[13], dikkate şayan bir noktadır!
    Bir müddet sonra bakarsınız ki; Hz. Osman’a(ra) atılan iftiraları, onun hataları diye diline dolayan ve bunları konuşabilen, Hz. Muaviye’ye(ra) lanet okuyan ya da en azından buğz eden, Ebu Hureyre(ra) hakkında şüphelere yelken açan, Ebu Zer(ra) ve Hz. Ali(ra) hakkındaki uydurma rivayetleri diline dolayan, geçmiş ulemayı küçümseyen ya da isim belirtmeden genel olarak onların görüşlerini hafife alan, birçok hadisi –hiçbir usul kaidesi gözetmeksizin- reddetmeyi Müslümanlığın gereği gibi gören ve hatta belki de, Rasulullah’tan(sas) sonraki gerçek vasinin Hz. Ali(ra) olması gerektiğini düşünebilen vb. bir çok şüphe ve batıl itikadla çevresi çepeçevre çevrelenmiş bir mücahid(!) olup çıkıvermişsiniz.

    Yukarıda sıraladıklarımdan birçoğu, oryantalistlerin / şarkiyatçıların / modernistlerin de ulaşmak istedikleri hedefler ve emeller arasındadır. Peki, modernist/oryantalistlerle Şia arasında bir bağ var mıdır?

    “İnkarcıların Şia’yı kullanması!”

    Bunun tarihi, aslında yüzyıllar öncesine dayanmaktadır. Meyveleri ise, bugün gayet verimli bir şekilde toplanmaktadır. Hicrî altıncı yüzyılda yaşamış olan(510-597), İmam İbnu’l Cevzî(rh.a), “Telbis-i İblis” isimli eserinde, şu önemli bilgileri vermekte bizlere:
    “Bir takım inkarcılar, dinsizliği insanlara empoze etme kararı verdiler. (Bunlar), en uygun yöntem olarak şunu buldular: Müslümanlar arasında en kafası karışık, en basiretsiz, muhal ve saçma hususları kabul etmede en atak gruplardan, yani Rafızîlerden [14] gibi gözükmek ve onlardan olmayı bir kalkan olarak kullanmak!
    Bunlar şöyle dediler: Biz ehl-i beyt’e yapılan zulme üzülmüş görünerek o gruplara yanaşırız. Güvenlerini kazanınca, şeriatı evvelce taşımış olan seleflerini kötüler ve gözlerinden düşürürüz. Eğer eski alimlerini gözlerinden düşürebilirsek onların naklettiklerine de itibar etmezler! Böylece onları dinden uzaklaştırırız.
    Bunların insanları aldatma ve tuzağa düşürmek için başvurdukları özel hileleri vardır. Kendilerine çekmeyi ümit ettikleri kimseler ile bu konuda ümitsiz oldukları kimselere farklı davranırlardı.
    Bunlar evvela muhatabın meşrep ve mezhebine uygun laflar eder, sonra onların inançlarında şüphe uyandırırlardı.
    Sahabeye söven Rafıziler, inkarcı filozoflar, düalistler, tereddüt içinde olanlar, zevkperest gruplar ve Şeriatın ahkamını ağır bulanlar, bunlara yaklaşmışlardır.” [15]

    Evet; bugün Şia ile vahdet propagandasının mimarları da, evvela muhataplarının meşrep ve mezheplerine uygun laflar edip, biraz içlerine çektiklerindeyse, inançlarında “şüphe şimşekleri”ni çaktırmaktadırlar. Akabinde, selef-i salihinden olan dağlar misali ulemayı küçümseme, sürekli onların hatalarını dile dökme, onları Yahudileşmekle suçlama, onların görüşleri hilafına yeni yeni görüşlere meyletme(kadının hayızlıyken oruç tutabileceği görüşü gibi…) ve tabii ki, ashaba –en azından bazılarına- sövme ya da buğzetme… Ve bazılarının ashabtan olmadığını, “münafıklık yaptıkları”nı iddia etme… vs… vs…

    Yukarıda, İmam İbnu’l Cevzî’nin(rh.a) muhtasar olarak ele aldığı meseleyi, daha iyi anlaşılması için biraz açalım istiyorum. Şia’nın, ashaba olan ta’n ve kinlerinin sebepleri de, bu açılımla biraz da olsa anlaşılacaktır.
    “Yahudilerin Müslümanlara buğzetmelerinin sebebi, Müslümanların, onların dedelerinin belini kırmış olmaları, köklerini kurutmaları; önce Rasulullah’ın(sas) sancağı altında Benû Kaynuka, Nadîr ve Benû Kureyza kabilelerini Medine’den çıkartmaları, Rasulullah’ın(sas) vefatından sonra da, Hz. Ömer’in(ra) hilafeti döneminde Yahudilerin tamamen Arap Yarımadasının dışına atılmalarıdır. Öyle ki, bu bölgede hiçbir Yahudi bırakılmadı.
    İranlılar da; İran’ın, yine Hz. Ömer’in(ra) hilafeti zamanında fethedilmesi üzerine, Hz. Ömer’den(ra), dostlarından ve askerlerinden intikam alma yoluna gittiler.[16] İşte, onların, iktidarlarını tekrar ele geçirme konusundaki hırs ve ihtirasları, İran Yahudileri için, bu bölgedeki Müslümanlar arasında fitne tohumları ekmek için güzel bir ortam hazırladı ve bu olaylar, Yahudilerle İranlıların birbirlerine yakınlaşmalarına ve işbirliği yapmaları ile sonuçlandı. İranlılar; Hz. Ömer’den(ra), İran’ı fetheden ashabdan, hilafeti döneminde fetihleri doruk noktasına ulaştıran ve eğrilikleri doğrultup asileri sürgün eden Hz. Osman’dan(ra) intikam alma konusunda Yahudilere yardım ettiler. İşte bu sebeplerle, Şialaşan İranlılar[17], özellikle İran fatihi olan ve Mecusî ateşini söndüren Hz. Ömer ve Hz. Osman başta olmak üzere ashaba sövmekle teselli buldular.” [18] Hz. Hüseyin’in(ra), İran meliki Yezdcurd’un kızı Şehrbanu ile evlenmesi de, Şia’nın, Hz. Hüseyin(ra) ve evladına bağlanma “iddia”larına yol açmıştır. Bu evlilik, Şia-Fars birleşmesinin geçmişteki nikahı olarak değerlendirilir ve Fars davası böylelikle kendini halkın gözünde meşrulaştırmış olur. [19] Uzun süre İran’da ikamet etmiş bir İngiliz müsteşriki, bu konuda şöyle diyor: “(İranlılar) Ali b. Hüseyin’in annesinin, melikleri Yezdcurd’un kızı olduğunu bilmeleri sebebiyle, Ali b. Hüseyin’in evladına bağlanmakta teselli buldular. Meliklik haklarının, dini haklarla birlikte onun çocuklarında toplandığını kabul ettiler…” [20]


  4. Reklam

  5. 4
    BiLaL HaTTaB DeLi MoLLa
    BiLaL HaTTaB
    DeLi MoLLa

    Üye No: 12484
    Mesaj Sayısı: 1,460
    Tecrübe Puanı: 19
    Yaş: 36
    Yer: Ne KaRa aN? YıLLaR KaRa...

    --->: Şia ile VAHDET Üzerine...


    “Şia ile Vahdet’in Önündeki Engeller”

    Meseleyi daha fazla –tabir-i caizse- dallandırıp-budaklandırmadan, asıl konumuza gelelim. Buraya kadar anlattıklarımıza ek olarak, Şia ile bir biliktelik/vahdet kurulmasının önündeki engeller nelerdir? Bunları maddeler halinde sıralayalım…

    1- Bir kere, Şia ile “dürüst” iletişimin önündeki en büyük engel, onların “vacip” saydıkları “takıyye” inançlarıdır. Bu konuda, Şeyh Muhibbuddin el-Hatîb(rh.a) şöyle demektedir: “Onlarla aramızda samimiyetle ve dürüst bir iletişim kurulması önündeki ilk engel, takıyye diye adlandırdıkları şeydir. Takıyye, iç dünyada gizlediklerinden başka şeyleri bize izhar etmelerini mübah kılan dinî bir inançtır. Bizden saf kalpli kimseler anlaşmak ve yakınlaşmak arzusuyla onların görünümlerine aldanmaktadır. Halbuki karşı tarafın böyle bir isteği, bu yönde bir hoşnutluğu ve çalışması bulunmamaktadır. Tek çabaları, diğer taraftakiler yerinden bir milim dahi kıpırdamaksızın, bu taraftakilerden kimilerini ele geçirmek yönündedir.” [21] Bu inançlarına delil olarak Rasulullah’tan(sas) ve “masum” saydıkları İmamlardan bir çok “uydurma” rivayete sarılmaktadırlar. Rasulullah’tan(sas) şu “uydurma” sözü aktarmaktalar:
    “Takıyyeyi terk eden namazı terk eden gibidir.” [22]
    Ebu Cafer’den de şu rivayette bulunurlar:
    “Takıyye benim dinimdendir, babalarımın dinindendir. Takıyyesi olmayanın imanı yoktur!!!” [23]
    Takıyyenin çeşitlerini sıralayan, Ayetullahları, İran Devrimi mimarı Humeynî, bu konuda şunları söyler:
    “Takıyyenin caiz ve hatta vacip oluşu, kendisi ya da başkası hakkındaki can korkusuna bağlı değildir. Aksine zahir olana göre çeşitli maslahatlar, muhaliflere[24] karşı takıyye yapma gereği için sebep haline gelmiştir. Buna göre can korkusu taşımayıp güvende bulunduğu halde takıyye yapmak ve sırrı ketmetmek vaciptir!” [25]
    “Takıyyenin bir türü de, insanları idare etmek, sevgi ve sempatilerini kazanmak için meşru kılınmış olanıdır. Bir diğer takıyye de muhataba göre taksim olmaktadır. Buna göre, takıyye bazen yönetici ya da halktan olan kafirlere ve İslam’a inanmayanlara yapılır. Bazen avamın[26] sultan ve emirlerine karşı yapılır. Bir üçüncü olarak da fıkıhçılarına, kadılarına karşı yapılır…” [27]
    “Takıyye olmasaydı mezhep(şia) yok olup gitmeye maruz kalırdı.” [28]

    Yine Ayetullahu’l Uzma olarak niteledikleri Kâzım el-Hâirî, şu tavsiyelerde(!) bulunmakta:
    “Şiî olan birisinin sünnî bir kimse ile şiaya karşı nefret oluşturmayıp hüsn-ü zan uyandıracak şekilde muamele etmesi gerekir!” [29]

    Ve son olarak, bu konudaki yüzlerce rivayetten birini daha paylaşarak, daha fazla uzatmak istemiyorum. Bu son sözün sahibi de, yeni vefat etmiş olan Hüseyin Fadlallah. “Mezhepte bize muhalif olan kimsenin imam edinilmesi caiz midir?” sorusuna şöyle cevap veriyor:
    “Takıyye adıyla caizdir.” [30]

    Şia’ya karşı hüsn-ü zan besleyenler, bu sözlerden haberdar olmuşlar mıydı hiç ?

    2- Şia, 12 İmamın velayetlerine inanmayanları tekfir etmekte, bunu imanın kabul edilmesinin bir şartı görmektedirler. Bu konuda da tutundukları yüzlerce hadis ve haber bulunmaktadır. Bunlara, konuyu uzatmamak adına yer vermeyecek, sadece bazı İmamlarının birkaç sözünü aktarmakla yetineceğiz.
    Humeynî şunları söyler:
    “İman, ancak Ali ve onun vasilerinin velayetine inanmakla hasıl olur. Allah’a ve Rasulüne iman bile, velayet olmadıkça kabul edilmez!” [31]
    “Şia mezhebinin kesin ve zaruri hükümlerinden biri de, Ehl-i Beyt’in velayet ve marifetinin, amellerin kabul şartlarından biri olmasıdır.” [32]
    “Ehl-i Beyt’in velayet sahibi olduklarına inanılması, Allah(cc) katında amellerin kabul edilmesi için bir şarttır. Hatta Allah(cc) ve Nebiyi Ekrem’e(sas) imanın kabul edilmesi için de bir şarttır!” [33]

    Fadlallah ve diğerlerinin eserlerinde adına sıkça rastladığımız, Ayetullahu’l Uzma’larından Ebu’l Kasım el-Hûî şöyle der: “Onların(yani muhaliflerin/Sünnilerin) küfürlerinde hiçbir şüphe bulunmamaktadır… Velayeti inkar edenin küfrü konusundaki mütevatir haberler buna delalet etmektedir.” [34]

    Ve son olarak; “Şeyh Saduk” lakaplı, muhaddisleri, allameleri İbn Babeveyh el-Kummî[35] şöyle demektedir:
    “Mü’minlerin emiri Ali b. Talib’in ve kendisinden sonra gelen diğer İmam’ların imametini inkar eden kimse hakkındaki itikadımız, bütün Peygamberlerin nübüvvetini inkar eden kimse hakkındaki gibidir. Müminlerin emirini ikrar edip de, ondan sonra gelen imamlardan birini inkar eden hakkındaki inancımız ise, bütün Peygamberleri ikrar edip de Muhammed’in(sas) nübüvvetini inkar eden kimse gibidir.” [36]

    Şia’ya karşı hüsn-ü zan besleyenler, onlara göre ebedî cehennemlikler zümresinden olduklarını okudular mı? Yoksa, “gözleri var görmezler” mi?

    Aslına bakarsanız, Şia’nın her görüşünde olduğu gibi, bu görüşlerini de kendileri çürütmekteler. Şia’nın bütün cerh-ta’dil kitaplarında ismi “sika/güvenilir” olarak zikredilen en-Nevbahtî, kendi inançlarını şu cümlesiyle çürütmektedir: “Abdullah b. Sebe Yahudi iken Müslüman olmuş birisidir. Hz. Ali’yi dost edinmiştir. O Yahudi iken, Musa’dan sonra Yûşâ b. Nûn için ileri sürdüğü görüşün aynısını, Müslüman olduktan sonra, Hz. Peygamber’in vefat etmesi ile birlikte Hz. Ali için söylemiştir.” Yine şöyle demiştir: “Abdullah b. Sebe, Ebu Bekir, Ömer, Osman ve sahabeyi açıkça kötüleyen ve onlardan teberrî eden ilk kişidir.” [37]

    Şia’nın, “haber ve rical ilminde sika/güvenilir, sağlam fikirli, geniş ilim sahibi, sağlam inançlı ve doğru görüşlü” olarak tavsif ettikleri el-Keşşî de şöyle der: “Abdullah b. Sebe, Hz. Ali’nin imametinin farz olduğunu ileri süren ilk kişi olup, Ali’nin düşmanlarından beraeti ve muhaliflerinden uzaklaşmayı ortaya atmış ve onları tekfir etmiştir.” [38]

    Allah(cc), batıl yolunda koşuşanları, işte böyle zelil ve acınası kılar.

    3- Şia, İmamlarını “insan üstü” konuma getirerek adeta ilahlaştırmışlardır. Bu ise, ehl-i Sünnet’in anladığı “Tevhid” inancına taban tabana zıt bir itikaddır.

    Humeynî şöyle demektedir:
    “İmam, övülen bir makama, yüce bir dereceye sahiptir. Bu evrenin tüm zerreciklerinin velayet ve otoritesine boyun eğdikleri tekvinî bir hilafete sahip bulunmaktadır. İmamlarımızın, hiçbir mukarreb meleğin ve hiçbir peygamberin ulaşamayacağı bir makama sahip olmaları, mezhebimizin zaruriyatındandır.” [39]
    “İmamların manevî makamları, insan idrakinin üstündedir.” [40]

    Bir başka eserinde ise şöyle demektedir:
    “Şunu bil ki ey sevgili: İsmet yuvasının halkı, alemin yaratılışından önce, gaybî ruhanî makamda Hz. Peygamber’e ortaktırlar. Onların nurları o zamandan itibaren tesbih ve takdis etmektedirler. Bu husus ilmî bakımdan dahi insanın kuşatabileceği gücün üzerindedir. Nass-ı Şerif’te(!) şu ifadeler varid olmuştur: ‘Ey Muhammed! Allah, vahdaniyeti ile münferid idi. Sonra Muhammed ve Fatıma’yı yarattı. Binlik bir zaman süresince beklediler. Daha sonra bütün eşyayı(diğer şeyleri) yarattı. Onları da bu eşyanın yaratılışına şahid tuttu. Onlardan kendilerine itaat etmesini istedi. Kullarının işlerini onlara havale etti. O halde onlar, dilediklerini helal kılar, dilediklerini de haram kılarlar. Allah’ın dilemesi dışında bir şey dileyemezler…’ [Usûl-i Kâfî, 1/441(Kitabu’l Huccet, 5. hadis)] İmamların bedenlerinin tıyneti, ruhlarının ve kalplerinin yaratılışı, kendilerine ism-i âzamdan ihsan edilenler; nebilerin, meleklerin daha üstün olup benim ve senin gibilerin düşünemeyeceği ilahî gaybî hazinesinden verilen ilimler, ashabının muteber kitaplarında, özellikle de “Usul-i Kâfî”de faziletleri hususunda yer alan rivayet ve hadisler, akıllar şaşkına düşürecek kadar çoktur ve o mukaddes zatlar dışında hiç kimse onların hakikat ve sırlarına vakıf olamaz!” [41]

    Tarikatlerdeki bid’atler ve şeyhlere ta’zimde aşırılıklarla uğraşan günümüz “Vahdet savunucusu muvahhidler”, Şia’nın bu itikadlarından haberdarlar mıdır? Şayet haberdar değilseler, biz tebliğ ettik. Şayet haberdar iseler, neden tarikatlerle vahdet yolunu seçmiyor, onlara saldırıyorlar da, Şia ile vahdet için var güçleriyle çalışıyorlar??? Söz bid’atten açılmışken, şunu da anımsamakta fayda var tabi. Bilhassa Kerbela günlerinde şahid olduğumuz, kendilerini kan revan içerisinde bıraktıkları o iğrenç görüntülerin fetvası da, şia hatiplerine yönelik bir konuşmasında, yine Humeynî dilinden şöyle verilmekte:
    “Hitabetçi efendilerin görevi mersiyeler okumak, insanların görevi de o harika(!) kortejlere, dövünme kortejlerine katılmaktır… Kortejler çıksınlar… Göğüslere vurulsun… Eskiden yaptıklarını yapsınlar…” [42] “Şunu bilmelisiniz ki, bu halkın yaşamı bu merasimlere, mersiyelere, toplantılara ve kortejlere bağlıdır.” [43]

    Ali Hamaney de, Humeynî’nin kendilerine tavsiyelerinden bahsederek şöyle der:
    “İnsanları Allah’a yaklaştıran, dinin öğretilerine bağlılıklarını artıran bazı şeyler vardır. Bunlardan biri de geleneksel olarak yapılan taziye merasimleridir. İmam Humeynî’nin, geleneksel taziye merasimlerinin gerçekleştirilmesi konusunda bize tavsiyesi; Hüseyniye meclislerine katılmak, İmam Hüseyin’in ölümünü anmak, bunun için ağlamak, taziye kortejlerinde göğüslere vurarak dövünmektir. Bunlar, ehl-i Beyt’e karşı coşkun hisleri güçlendiren etkenlerdendir. Bu merasimlerin en yücesi, başa ve göğse vurarak dövünmektir.” [44]

    Söyler misiniz; tarikatler "vahdet"i daha mı az hakediyorlar?

    4- Ehl-i Şia, ehl-i sünnet ile vahdeti asla istememekte ve aramızda kardeşlik olduğunu şiddetle reddetmektedirler.
    Taklit mercilerinden, Ayetullahu’l Uzma’ları el-Hûî, bu konuda şöyle der:
    “Bizimle muhalifler arasında, ne kardeşlik ne de ismet bulunmaktadır!” [45]

    Hocaları Muhammed Hasen en-Necefî, hazırladığı fıkıh ansiklopedisinde şunları söyler:
    “Bilinmektedir ki Allah(cc); ‘Mü’minler ancak kardeştir” ayetiyle, başkalarıyla değil, yalnızca mü’minlerle mü’minler arasında kardeşlik bağı kurmuştur. Buna göre, onlara muhalefet etmenin ve onlardan beri olmanın vücubuna dair mütevatir rivayetler ve bunca ayet bulunuyorken, mü’min ile muhalif arasında kardeşlik bulunması nasıl tasavvur edilebilir?!” [46]
    Humeynî ise, Furkan Suresi 68-70. ayetlerdeki hükmün, sadece Şiîlere has bir şey olduğunu, diğerlerinin ise bundan mahrum olduklarını dile getirir. [47] Dolayısıyla; Şiîler dışındaki herkes, ayetin hükmü gereği, katlanarak artan bir azaba müstehak olurlar! Cehennemlik(!) bir taifeyle kendileri arasında nasıl bir kardeşlik bağı görebilirler sizce ?
    Şia toplumda yaşamış ve onların eserlerini okumuş biri olan Şeyh Mûsâ Cârullah’ın şu sözleri tefekküre şâyândır:
    “Şia kitaplarında, Şia’nın en büyük ve en çetin düşmanının ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat olduğunu gördüğümde hayret ediyor, esef duyuyordum. Bütün Şia tabakalarının kalplerini düşmanlık ruhunun kaplamış olduğunu bizzat gözlerimle gördüm.” [48]



  6. 5
    BiLaL HaTTaB DeLi MoLLa
    BiLaL HaTTaB
    DeLi MoLLa

    Üye No: 12484
    Mesaj Sayısı: 1,460
    Tecrübe Puanı: 19
    Yaş: 36
    Yer: Ne KaRa aN? YıLLaR KaRa...

    5- Şia, dinin tesisi ve yayılması uğrunda türlü eziyetlere, işkencelere, nice cihad ve şehadetlere erişmiş olan sahabe-i kiram hakkında, aşağılık iftira ve karalamalarda bulunmaktadırlar. “Bütün ashab, Allah’ın(cc) Kur’an’da methettiği, Rasulullah’ın(sas) da tek tek ya da topluca övdüğü, haklarında mağfiret duasında bulunduğu kimselerdir. Ashaba ancak, Allah(cc) yolunda ve bu yüce dinin neşri hususunda güzel ameller işlediklerinden ötürü, kalpleri buğz, kin ve nefretle dolu olan Mecusî ve Yahudi çocukları münafıklar küfrederler!” [49] Nitekim, yukarıda da zikrettiğimiz gibi, bizzat kendi taklit mercileri olan en-Nevbahtî, bu adeti ilk defa ortaya çıkaranın Yahudi dönmesi Abdullah b. Sebe olduğunu itiraf etmektedir. Aslında bu bir itiraf değil, Allah’ın(cc) batılı zelil kılma konusundaki Sünnet’inin bir gereği olarak bahşettiği bir nimetidir. Hamd ancak O’nadır(cc). Ashabın tekfir edilmesi demek, artık Müslümanlar için güvenilecek ve bağlanılacak hiç kimsenin kalmaması demektir. Öyle ya; ashab Kur’an’ı ilk ağızdan işitmişler, inzaline şahid olmuşlar, en büyük müfessir’in(sas) tedrisinde bulunmuşlar, Kur’an’ı yaymışlardır. Şayet ashab mürted ise, Kur’an’ı ve onun Sünnet’le tefsirini kim rivayet edecektir? İşte Şia’nın, modernistlerle, oryantalistlerle, inkarcılarla, akılcılarla buluştuğu en önemli noktalardan birisi de budur.
    Burada, ashab hakkında büyük İmamlarından rivayet edilen iğrenç ve aşağılıkça ifadelere fazlaca yer vermeyecek, sadece, İslam İnkılabı(!) lideri olarak telakki ettikleri ve sanki Tevhidin ve direnişin sembolü gibi gösterdikleri Humeynî’den birkaç cümle iktibas etmekle yetineceğim:
    “Ömer b. Hattab’ın iftira üzerine kurulu sözleri, küfür ve zındıklıktan doğan amelleri, kulağına çalındığı halde göz yummuştur!” [50]
    “Bizim burada Şeyhayn(Ebu Bekir ve Ömer) ile, Kur’an’a muhalefet etmeleri ile, ilahın hükümlerini oyuncak etmeleriyle, kendi kafalarına göre helal ve haram kabul etmeleriyle, Hz. Peygamber’in evladına ve kızı Fatıma’ya karşı giriştikleri zulümlerle bir işimiz yok(!) Fakat onların, ilahın ve dinin hükümlerini bilmediklerine işaret etmek istiyoruz!” [51]
    “İslam’ın ilk dönemlerinden bugüne kadar “kötü alimler”den İslam’a ne ölçüde musibetler geldiğini Allah bilir. ‘Ebu Hureyre de’ bir fakihti; ama ‘Muaviye ve benzerleri’ yararına ‘uydurduğu’ hükümlerin ve İslam’a verdiği musibetlerin sayısını ve boyutlarını Allah bilir!” [52]
    Yine Hûî, Humeynî gibi önde gelen taklit mercilerinin fetva verdikleri “Kureyşin İki Putu” duasını da hatırlamak ve hatırlatmak yerinde olacaktır. Bu uzun duanın baş kısmı şöyle:
    “Allah’ım Muhammed’e ve ailesine salat et. Senin emrine muhalefet eden, vahyini inkar eden, nimetlerini reddeden, Rasulüne isyan eden, dinini evirip çeviren, Kitab’ını tahrif eden, düşmanlarına sevgi besleyen, hükümlerini tatil eden, farzlarını iptal eden, ayetlerinde ilhada sapan, dostlarına düşmanlık eden, düşmanlarına dost olan, kullarını ifsad eden Kureyş’in iki putuna(Ebu Bekir, Ömer)[53], iki cibtine(Ebu Bekir, Ömer), iki tağutuna(Ebu Bekir, Ömer) ve iki kızına(Aişe ve Hafsâ) lanet et!"

    Bilinmektedir ki, Şia; Rasulullah’ın(sas) kendisinden sonra Hz. Ali’yi(ra) hilafete tayin ettiğine inanmakta[54] ve Rasulullah’tan(sas) sonraki halifelerin, bu makamı gasben ele geçirdiklerini iddia etmektedirler. Humeynî şöyle der:
    “Rasul-i Ekrem’in rıhletinden sonra, İslam Hükümeti’nin, Ali b. Ebu Talib’in velayetinde kurulmasına, Allah ve Rasul-i Ekrem’in rızasına uygun bir hükümetin dışta vücut bulmasına, direnenle(!) ve Ümeyyeoğulları(!) imkan vermediler! Sonuç olarak, hükümetin esasını değiştirip başka şekle soktular. Hükümet programlarının birçok kuralı İslam programına aykırıydı!” [55]
    “Allah, Ali’nin vücuduyla aykırı davrananlara, eğri yolda gidenlere, hilafete kalkışanlara, … , onların isteklerine uygun davrananlara ihticac eder ki: “Niçin Müslümanların yönetimini gasben ele geçirdiniz? Liyakatiniz olmadığı halde, niçin hilafet ve hükümet makamını gasbettiniz?” [56]

    Böyle bir vahdet olmaz olsun! Daha Rasulullah’ın(sas) arkadaşlarıyla dahi “Vahdet” kuramayanlar, diğerleriyle nasıl kurabilecekler? Bunu hangi “mü’min” akıl savunabilir ?

    6- Şia, ehl-i Sünnet’in can ve mallarını mübah saymaktadır. Humeynî şöyle der:
    “En güçlü olan görüş, kendilerinden alınan ganimet ve bu ganimet üzerinde işletilecek humus bakımından nasibîlerin harb ehli hükmüne ilhak edilmesidir. Hatta zahir olan, nerede bulunursa ve ne şekilde olursa olsun malının alınmasının caiz ve humusunun ödenmesinin vacip olduğudur.” [57]

    Muhaddisleri ve taklit mercileri Nimetullah el-Cezairî de şöyle demektedir: “Nasıbîlerin öldürülmesi ve mallarının mübah sayılması caizdir!” [58]

    (Ayrıca; “65” nolu dipnota bakınız. Bu dipnottaki “Ali b. Yaktîn” rivayetini,
    Muhsin el-Muallim, “en-Nasb ve’n-Nevâsıb” adlı eserinde, “Sünnilerin öldürülmesinin cevazı” niteliğinde aktarmıştır.)

    7- Şia önderleri, İslamî motiflerle, itikadî anlamda İslam’a en büyük darbeleri
    indirmiş olan filozoflardan övgüyle söz etmektedirler. Zaten Şia’nın birçok önder şahsiyeti de, “filozof” kimlikleriyle yer almaktadır kendi rical kitaplarında. Bu konuda da birkaç örnek sunmakla yetineceğiz.
    Allah’ın(cc) yoktan var etmeyip, sadece suret veren(vâhibu’s-suver) olduğunu; Peygamberin(as) Cebrail gibi bir varlıkla görüşmesinin imkansız olduğunu; kendi düşüncelerinin de vahyden farksız olduğunu; mahşerde cismanî dirilişin değil, ruhsal dirilişin olduğunu ve dirilecek olan ruhların da, herkesin ruhları değil, sadece seçkin insanların ruhları olduğunu; cennetin akla uygun yaşamak, cehennemin hayal alemi ve kabir alemininse hisler olduğunu, dolayısıyla bu hayattan başka bir hayatın olmayacağını vb. birçok batıl itikadı kendisinde cem etmiş olan İbn Sina[59] için, Humeynî, “Şeyhu’r-Reis” ünvanını verebilmiş ve mevzu’/uydurma olan bir hadisi şerh ederken, “nefsin makamları” bahsinde, İbn Sinâ’nın sözlerini kendisine şahit gösterebilmiştir:
    “Tefekkür menzilinden sonra, mücahid(!) bir insan için azim menzili söz konusudur. Bu menzil; “Şeyhu’r-Reis”in “İşarât” adlı kitabında, ariflerin derecelerinin ilki olarak kabul ettiği iradeden başka bir şey değildir.” [60]

    İkinci örneğimizse, yine Humeynî’nin eserinde yer alan bir söz ve bu sözün sahibi hakkında olacaktır. Humeynî paylaştığı bu sözü, “İslamî hikmet sahipleri şöyle demişlerdir” şeklinde sunmuştur. Humeynî’nin paylaştığı bu sözüyse, İbn-i Miskeveyh, “Tezkiyeu’l Ahlak ve Tathiru’l A’rak” adlı eserin 162. sayfasında, büyük filozof “Sokrates”ten nakletmektedir. [61]

    Bizse, Seyyid Kutub(rh.a) diliyle şunu savunuyor ve haykırıyoruz:
    “Kesinlikle şuna inanıyorum ki; İslam Düşüncesini bu bozulma ve sapıklıklardan, bu yanlışlık ve hurafelerden kurtarmak, ancak “İslam Felsefesi”ni söküp atmakla mümkündür!” [62]

    8- Ve, daha onlarcasını sayabileceğimiz batıl itikadlardan sonuncusu olarak zikredeceğimiz mesele, Kur'an'ın Hz. Osman(ra) öncülüğündeki sahabe topluluğu tarafından tahrife ve değişime uğratıldığı iddialarıdır. Humeynî'nin mevsuk(doğruluğuna güvenilen, itimad edilir) olarak addettiği yukarıda zikri geçen "Kureyş'in İki Putu" duasında, açıkça Kur'an'ı tahrife uğrattığı iddia edilen ashaba lanet vardır. Bunu da yine kendileri itiraf etmektedir. Büyük alimlerinden el-Âmilî şöyle der: "Kureyş'in iki putu duasında Kur'an'ın tahrif ve değişime uğradığına dair açık ifadeler yer almaktadır." [63]

    Bu batıl itikada karşı çıkan Şia alimleri de olmuştur. Ancak sayıları 5'i geçmemektedir. Şia'nın cumhurunun ittifak ettiği bir meselede ise böylesi azınlığın muhalefetleri nazar-ı itibara alınmaz delil açısından. Ayrıca; onların muhalefet etmelerinin gerçek sebebinin de, yine takıyye inançları dolayısıyla olduğuna; hem bu sözleri söyledikleri eserlerinin dışındaki eserlerinde Kur'an'ın tahrife uğratıldığına dair rivayetleri paylaşmaları, hem de diğer Şiî ulemanın onlar hakkındaki sözleri şahitlik etmektedir. Hadiste, fıkıhta, tefsirde önder kabul ettikleri, hocaları el-Cezairî, el-Envaru'n-Numaniyye adlı eserinde, Şiilerin tahrif konusunda “ittifak” ettiklerini belirtir ve buna muhalefet edenler hakkında şu değerlendirmede bulunur: “Evet; el-Murtaza, es-Sadûk ve et-Tabersî tahrif konusunda Şiî akidesine muhalefet ettiler. Müslümanların elinde bulunan iki kapak arasındaki mushafın, Allah tarafından inzal edilen Kur'an olup değişmediği, tahrif ve tebdile uğramadığı hükmüne vardılar. Ancak onların böyle söylemeleri, bir takım faydalara mebnîdir. Bunlardan birisi (şiaya karşı) ta'n kapısını kapatmaktır.”

    İşte; Şeyh es-Seyyid Muhibbuddin el-Hatîb’in de dediği gibi; “Onlar, dinin esasını teşkil eden Kur’an’a da gerçek manada inanmadıkları halde, yakınlaşma ve birlik davasında olurlar.” [64]

    Daha hangi inançlarını zikredelim sorusu üzerinde oldukça durulabilir; ama zaten fazlasıyla uzayan konuyu daha fazla uzatmak istemedik. Bu konu hakkındaki düşüncelerimizi en özet şekliyle anlatmaya çalıştık. Ve son söz olarak da şunu söylemek istiyoruz:
    Şia ile vahdetin olabileceğini düşünenler, tarihlerini[65] ve kendi inançlarını tam olarak bilmemekte ve takıyye'ye kurban gitmektedirler. “Birleşme ve anlaşma, bir tarafın sadakati, diğer tarafın yalanı; bir tarafın ihlası, diğer tarafın hilesi ile mümkün olmaz!” [66] Hind'li Şiî bilgin Seyyid Ali'nin dediği gibi:

    “İmamiyye ve ehl-i Sünnet mezhepleri, farklı cihetlere doğru akan iki ırmak gibidirler ve kıyamete kadar da birbirlerinden uzak olarak akacaklardır. Birlikleri mümkün değildir.” [67]

    Sözümüzün sonu, alemlerin Rabbine hamd etmektir...


  7. 6
    BiLaL HaTTaB DeLi MoLLa
    BiLaL HaTTaB
    DeLi MoLLa

    Üye No: 12484
    Mesaj Sayısı: 1,460
    Tecrübe Puanı: 19
    Yaş: 36
    Yer: Ne KaRa aN? YıLLaR KaRa...

    Dipnotlar:

    [1]- Tâ-Hâ / 25-26-27-28
    [2]- Mü’minlerin emiri Hz. Ali(ra) de, Haricîlerin “Hüküm ancak Allah’a aittir” sözlerini işittiğinde aynı tepkiyi vermiş ve “Bu kelime, kendisiyle batıl kastdilen hak bir kelimedir” demişti.
    [3]- Mesela İmam Ahmed b. Hanbel(rh.a), -Kur’an ve Sünnet’e ihlasla tabi olma konusunda gösterdiği titizlikten dolayı- halkın onları Kur’an ve Sünnet’e tercih edebilecekleri endişesini taşıdığı için re’y ve ictihad konusunda kitap yazmaktan kaçınmıştır. [bkz: İbn Cevzî, Menakıbu Ahmed, 192; Nasıruddîn el-Albânî, el-Hadîsu Huccetun Bi-Nefsihî Fi’l-Akâidi Ve’l-Ahkâm, 133]
    İmam Ahmed’in(rh.a) bu haklı kaygısı, ileriki dönemlerde çok açık bir şekilde görülmüş ve kimi zaman, kendi mezheplerinden olmayıp başka mezhepten olan İmam’ın arkasında namaz kılınamayacağına dair fetvalar verilebilmişken, kimi zaman da –mesela- Hanefî mezhebine mensup bir erkeğin, Şafiî mezhebinden olan bir kadınla evlenmesini yasaklayan fetvalara imza atılabilmiştir. İşte, birlik olmayı emreden, tefrikayı yasaklayan tüm ayetler, bu tür bid’at ictihadlara ve Sünnet’ten yüz çevirenlere hitap etmektedir. Havâric(hariciler) fırkası da, Şia fırkası da, ehl-i Sünnet içerisinde olduklarını iddia eden bid’ate saplanmış fırkalar da bu tür ayetlerle yerilmektedirler. Onlarla vahdet/birlik, ancak Sünnet’e ittibaları ile mümkündür; bugünkü batıl itikadlarını kabul ile değil ! Sünnet’e ittiba ettiklerinde, zaten adları “Havaric, Şia, Cebriye, Mu’tezile vs.” olmaz; “Sünnet ehli” kimseler olarak adlandırılırlar ki, işte vahdetin yegane yolu budur.
    “Peygamber, Kur’an ve Rabbimiz olan Allah(cc) birdir/aynıdır. Şayet onların hepsi, Allah(cc) ve Rasulüne(sas) davet eden kimseye tabi olsalardı ve herkes hüküm verme konusunda Sünnet ve sahabe sözlerine başvursaydı –yeryüzünde, tamamen silinmese de- elbette ihtilaf az olurdu. Bu sebepten dolayı, insanlardan en az ihtilafa düşenlerin “Hadis ve Sünnet ehli” kimseler olduklarını görürüz. Görüşleri böylesi bir temele oturduğu için, yeryüzünde bu kimselerden daha çok ittifak eden ve daha az meselelerde ihtilafa düşen hiçbir topluluk yoktur. Unutmamalıdır ki, bir fırka Hadis’ten ne kadar çok uzak kalırsa, ihtilafı da o derece şiddetli ve çok olur. Bir kimse, serâp karşısında gerçeği reddederse, işlerinin karışacağı ve bozulacağı tabiidir.” [İbn Kayyîm el-Cevziyye, İlâmu’l-Muvakkiîn, 2/233; Nasıruddîn el-Albânî, el-Hadîsu Huccetun Bi-Nefsihî Fi’l-Akâidi Ve’l-Ahkâm, 134]
    [4]- Birgivî Muhammed Efendi, Ziyaretu’l Kubûrî Bid’iyyetuhâ ve’stihbâbuhâ, 63
    [5]- “Şimdiki Kur’an” dememizin sebebi, Humeynî’nin de aralarında bulunduğu Şia ulemasının, Kur’an’ın Hz Osman(ra) tarafından tahrif edildiğine inanmaları sebebiyledir. Onların inançlarına göre, Kur’an’dan birçok kelime ve birkaç sure çıkarılmış ve bazı eklemeler yapılmıştır!!! Yine onların inançlarına göre Kur’an’ın aslını, “kayıp İmam” olarak niteledikleri “Mehdi” zuhur edince ortaya çıkaracaktır!!!
    [6]- Âl-i İmran / 103
    [7]- Bkz: Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, 3/7; Kur’an Yolu(Diyanet Tefsiri), 1/477
    [8]- Dârimî, Fedâilu’l-Kur'an, 1(3330); İbnu’l-Cevzî, Zâdu’l Mesîr Fî İlmi’t-Tefsîr, 1/420
    Ebu Muaviye'nin el-Hecerî'den, Onun, Ebu'l-Ahvas'dan, Onun da Abdullah'dan rivayetine göre Abdullah şöyle demiş: Rasûlullah (sas) buyur­du ki: “Şüphesiz bu Kur'ân-ı Kerîm hablullahtır (Allah'ın ipidir).” [bkz: Müslim, Fedailu’s-Sahabe, 37; Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, 4/311]
    [9]- İbnu'l-Munzir'in, Mukatil ibn Hayyân'dan rivayetine göre bu âyet-i kerime Ensar'dan iki kabile; onlardan da birisi Evs'den, diğeri Hazrec’den olmak üzere iki kişi hakkında nazil olmuştur. Câhiliye devrinde uzun zaman birbirleriyle savaşmışlar, Hz Peygamber (sas) Medine'ye gelince aralarını düzeltmiş. Ama daha sonra bir mecliste aralarında konuşurken birbirlerine karşı övünmeye, daha sonra da birbirlerine sövmeye başlamışlar. İş, birbirlerine karşı mızraklarını doğrultmaya kadar varmış ve işte bunlar hakkında bu âyet-i kerime nazil olmuştur. [bkz: Suyûtî, ed-Durru'l-Mensûr, 11,287; Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, 1/160] Şüphe yok ki, Ensar’dan olan bu iki kabile mensupları da, aynı inançları paylaşan insanlardı. Dünyevî hırs ve nefsanî dürtüleri onları ihtilafa itmiş ve ayet “aynı itikada sahip” bu kişiler hakkında nazil olmuştur. Bu ayeti bugün, itikadları birbirlerinden tamamen farklı, Şia ile Ehl-i Sünne arasında da hakim kılmaya çalışanlar; ya ayet ve hadisleri fıkhetmekten aciz insanlardır, ya kandırılmışlardır, ya da “takıyye” ile asıl inançlarını gizleyerek muhatabını yavaş yavaş başkalaştırmaya çalışanlardır!
    [10]- Dr Mustafa es-Sıbâî, es-Sunnetu’n-Nebeviyye ve Mekânetuhâ fi’t-Teşrî, 10; Dr. Mustafa es-Sıbâî, İslam Hukukunda Sünnet, 20
    [11]- The Prospects For Islamic Fundamentalism in Turkey, 52
    [12]- The Prospects For Islamic Fundamentalism in Turkey, 21
    [13]- The Prospects For Islamic Fundamentalism in Turkey, 53
    [14]- Rafızîler 12 fırkaya bölündüler: Aleviyye, Emriyye, Şia, İshakiyye, Nâvûsiyye, İmâmiyye, Yezîdiyye, Abbâsiyye, Mütenâsiha, Ric’iyye, Laîniyye, Müterabbisa fırkaları. [bkz: İbnu’l Cevzî, Telbis-i İblis, 36]
    [15]- İbnu’l Cevzî, Telbis-i İblis, 137-139
    [16]- Hz. Ömer’in(ra), bu fetihten sonraki tavrı oldukça ilgi çekicidir. Ömer(ra), bu fethin akabinde sevinmesi gerekirken ağlayarak şöyle dua etmişti: “Allah’ım! Bu Celula esirlerinin kadınlarından olacak çocukların şerrinden Sana sığınırım” [Şibli Nûmânî, Bütün Yönleriyle Hz. Ömer ve Devlet İdaresi, 1/195]
    [17]- Cümlenin gelişi gereği böyle dedik. Aslında Şialaşan bir İran değil, Farisîleşen bir Şia’dan bahsetmek daha doğru olacaktır. Emevilerin saltanatı oluşturmaları, Hz. Ali(ra) taraftarlarını muhalefete itmiştir. Farisîler(İranlılar) de, Emeviler’den, Müslümanların o günkü siyasi temsilcisi görünmesinden dolayı intikam almak istiyorlardı. Bir zaman sonra aralarında yakınlaşmalar başlar. Farslılar için tek yol kalır. O da Şia’yı Farisîleştirmektir. Böylelikle Fars hareketi, Şia’nın meşru olan ismini ve kavramlarını benimserken, o isim ve kavramların muhtevasını kendi özellikleriyle doldurdular [Konuyla ilgili olarak bkz: İbn Teymiyye, Külliyat, 2/157; Prof. Dr. Talât Koçyiğit, Hadis Tarihi, 110; Prof. Dr. Hüseyin Atay, Ehl-i Sünnet ve Şia, 141; Celaleddin Vatandaş, Vahiyden Kültüre, 14-30]
    [18]- Prof. İhsan İlahi Zahir, eş-Şîa ve’s-Sünne, 47-48
    [19]- Ayrıntılı bilgi için bkz: Prof. İhsan İlahi Zahir, eş-Şîa ve’s-Sünne, 48; Celaleddin Vatandaş, Vahiyden Kültüre, 28; Prof. Dr. H. İbrahim Hasan, İslam Tarihi, 1/288; Prof. Dr. Hüseyin Atay, Ehl-i Sünnet ve Şia, 141
    [20]- E. G. Browne, Tarih-u Edebiyât-ı İran, 1/215; Prof. İhsan İlahi Zahir, eş-Şîa ve’s-Sünne, 49
    [21]- es-Seyyid Muhibbuddin el-Hatîb, el-Hutûtu’l-Arîda, 8-9
    [22]- eş-Şa’irî, Camiu’l Ahbar, 95(el-Matbaatu’l Haydariye, Necef)
    [23]- el-Kuleynî, el-Kafî, 2/219 [Bu eser, Şianın, içerisindeki tüm haberlerin sahih olduğuna inandıkları dört kitabından biridir. Daha iyi anlaşılması için, bizdeki Buharî ne ise, onlarda da el-Kafî odur. Hatta, ehl-i Sünnet Buharî’de zayıf birkaç haberin varid olduğunu kabul eder; ancak Şia bu eserlerdeki tüm haberleri “sahih” kabul eder]
    [24]- Onların eserlerinde yer alan “muhalifler, avam ve nasıbî” kelimelerinden maksat, ehl-i Sünnet’’tir. Fakih ve muhaddis hocaları Yusuf el-Bahranî şöyle der: “Haberlerde ve eskilerin sözlerinde nâsıb ile kastedilen muhaliflerdir” [Yusuf el-Bahranî, el-Hadâıku’n-Nâdıra, 18/157-(Muessesetu’n-Neşri’l-İslamî, Kum)]
    Şiî Şeyh Ali Âl Muhsin, nasıbîlerden birkaçının ismini zikreder: “Ehl-i Sünnet alimlerinden nasıbî olanlara gelince, sayıları oldukça fazladır. İbn Teymiyye, İbn Kesir, İbnu’l Cevzî, ez-Zehebi, İbn Hazm bunlardan bazılarıdır!” [Ali Âl Muhsin, Keşfu’l Hakâik, 249-(Daru’s-Safve, Beyrut)]
    Allâmeleri Muhsin Muallem de, Nasıbîlerden bazısı hakkında şu isimleri zikreder:
    “Ömer b Hattab, Ebu Bekir, Osman, Aişe, Enes b. Malik, Sa’d b. Ebî Vakkas, (İmam) el-Evzaî, (İmam) Malik, (İmam) İbn Hazm, (İmam) İbn Teymiyye, (İmam) Zehebî, (İmam) Buharî, (İmam) ez-Zuhrî, Muhammed Reşid Rıza, Muhibbuddin el-Hatib, (İmam) el-Alûsî…” (ve daha birçoklarını zikrederek, 200’den fazla isim sıralar) [Muhsin Muallem, en-Nasb ve’n-Nevâsıb, 259-(Daru’l-Hâdî, Beyrut)] (Bu büyük İmamlar’ı, akıllarınca yerin dibine sokarlarken, birçok filozoftan ve Konevî, İbn Arabî, Molla Camî ve Celaleddin er-Rûmî gibi mutasavvıflardan övgü ile söz etmeleri de, üzerinde düşünülmesi gereken meselelerdendir)
    Ayetullahu’l Uzma’ları Muhsin el-Emin de şöyle der: “Ehl-i sünnet olarak adlandırdıkları ‘avam’ın mukabilinde, ‘havas’ kelimesini ashabımız kendileri için kullanmaktadırlar!” [Muhsin el-Emin, A’yânu’ş-Şia, 1/21(Daru’t-Teâruf, Lübnan, 1986)]
    Çağdaş Şiî alim et-Ticanî de şöyle demektedir: “Nasıbîlerin mezhebinin ehl-i Sünnet ve’l cemaat olduğunu anlatmaya gerek yoktur!” [et-Ticanî, eş-Şia Hum Ehlu’s-Sunne, 161(Muessesetu’l-Fecr, Beyrut)]
    [25]- Humeynî, er-Resâil, 2/201
    [26]- 24 no’lu dipnota bak!
    [27]- Humeynî, er-Resâil, 2/175-(Kum, 1385h)
    [28]- Humeynî, er-Resâil, 2/185; Humeynî, İslam’da Devlet, 96-180
    [29]- el-Hâirî, el-Fetâvâ’l-Muntehabe, 1/150-(Mektebetu’l-Fakîh, Kuveyt)
    [30]- Fadlallah, el-Mesâilu’l-Fıkhiyye, 1/107-(Dâru’l-Mellâk)
    [31]- Humeynî, el-Erbaûne Hadîsen, 631(- Humeynî, el-Erbaûne Hadîsen, Daru’t-Tearuf, Beyrut); Humeynî, 40 Hadis Şerhi, 533
    [32]- Humeynî, el-Erbaûne Hadîsen, 632; Humeynî, 40 Hadis Şerhi, 534
    [33]- Humeynî, el-Erbaûne Hadîsen, 633; Humeynî, 40 Hadis Şerhi, 535
    [34]- el-Hûî, Misbâhu’l-Fekâha, 2/11
    [35]- Şiî alimlerin, Şeyh Saduk hakkındaki övgüleri öyle çok ve abartılıdır ki, sadece Humeynî’nin onun hakkında söylediklerini aktarmak dahi, diğerlerini tahmin etmek açısından yeterli olacaktır. Humeynî onun hakkında şu nitelendirmelerde bulunur: “Makamı yüce Şeyh Seduk-i Taife. Seyh Saduk’a tüm İslam alimleri(?) tevazu göstermekte ve onu, makamı yüce bir zat olarak kabul etmektedirler. Bu büyük zat, İmam Mehdî’nin duası üzere dünyaya gelmiş olup, özel lütuf ve ilgisine mazhar biriydi [Bkz: Humeynî, 40 Hadis Şerhi, 24]
    [36]- el-Kummî, Risâletu’l-İ’tikâd, 103-(Merkez Neşri’l-Kitab, , İran, 1370h)
    [37]- en-Nevbahtî, Firaku’ş-Şia, 43(Matbaatu’l-Haydariyye, Necef, 1959)
    [38]- el-Keşşî, Ricalu’l-Keşşî, 101(Muessesetu’l-A’lemî Kerbelâ, Irak)
    [39]- Humeynî, el-Hukumetu’l-İslamiyye, 52(Menşuratu’l-Mektebeti’l-İslamiyyeti’l-Kübra); Humeynî, İslam'da Devlet, 87
    [40]- Humeynî, İslam’da Devlet, 110
    [41]- Humeynî, el-Erbaûne Hadîsen, 604; Humeynî, Zubdetu’l Erbaûne Hadîsen, 232(Daru’l-Murtaza, Beyrut); Humeynî, 40 Hadis Şerhi, 509-510
    [42]- Humeynî, Nahdatu Âşûrâ, 107
    [43]- Humeynî, Nahdatu Âşûrâ, 108
    [44]- Ali Hamaney, Felsefetu Aşûrâ, 8-9-(Mektebetu’l-Esfar, Kuveyt)
    [45]- el-Hûî, Misbâhu’l-Fekâha, 2/12
    [46]- en-Necefî, Cevâhiru’l-Kelâm fî Şerh-i Şerâi’i’l-İslam, 22/62-63
    [47]- bkz: Humeynî, 40 Hadis Şerhi, 532
    [48]- Mûsâ Cârullah et-Türkistânî, el-Veşîa fî Nakdi Akâidi’ş-Şîa, 227-(Lahor, 1983)
    [49]- Prof. İhsan İlahi Zahir, eş-Şîa ve’s-Sünne, 47
    [50]- Humeynî, Keşfu’l-Esrar, 137
    [51]- Humeynî, Keşfu’l-Esrar, 126
    [52]- Humeynî, İslam’da Devlet, 179-180
    [53]- Tarihçileri ve hocaları olan Ağaberzek et-Tahranî(Muhammed Muhsin) şöyle demiştir: “(Bu duada) zikredilen Kureyş’in iki putu olan Lat ve Uzza, Ebu Bekir ve Ömer’dir.”
    [54]- Bu konuda Humeynî şunları kaydeder: “Biz velayete inanıyoruz ve inanıyoruz ki, Peygamberin halife tayin etmesi gerekirdi; tayin etmiştir de! [Humeynî, İslam’da Devlet, 50]
    Humeynî, daha da ileri giderek, bu tayinin, Allah’ın(cc) bir buyruğu olduğunu iddia eder ve şöyle der: “(Peygamber) kendisinden sonrasi için, ‘Allah’ın buyruğu ile’ hükümet/devlet başkanı tayin etmiştir.” [Humeynî, İslam’da Devlet, 57] Muhtemelen, bu cesur iddiayı da, Kur’an’dan çıkarıldığına inandıkları “Nureyn” ve “Velayet” Sureleri sebebiyle dile getirebilmektedirler. Kur’an’dan çıkarılan(!!) bu surelerde(!), Hz. Ali’nin(ra) İmametine dair açık beyanlar(!) bulunmakta!
    Ve ayrıca, Humeynî daha da ileri gidiyor ve halife tayin etmediği takdirde, risalet vazifesini tamamlayamayacağını iddia ediyor: “Peygamber-i Ekrem halife tayin etmezse, risalet vazifesi tamamlanmış olmaz! [Humeynî, İslam’da Devlet, 51]
    [55]- Humeynî, İslam’da Devlet, 65
    [56]- Humeynî, İslam’da Devlet, 114-115
    [57]- Humeynî, Tahrîru’l Vesîle, 1/352; Humeynî, Kurtuluş Vesilesi, 1/246
    [58]- el-Cezairî, el-Envâru’n-Numâniyye, 2/307-(Tebriz/İran)
    [59]- İmam Gazzâlî(rh.a); Farabî ve İbn Sinâ gibiler için, “küfür” ve “ilhad” damgasını vurmak gerektiğini, bunun sebebi olaraksa; İbn Sinâ’nın 20 konuda İslam’a muhalif olmasını, bunlardan 3 konuda küfre girip 17’sinde de bid’ate saplandıklarını delil getirir. [Bkz: Gazzâlî, Dalaletten Hidayete, 48-50 ve 55. sayfalar; Gazzâlî, Tehafut el-Felâsife, 17-222. sayfalar]
    [60]- Humeynî, 40 Hadis Şerhi, 7
    [61]- bkz: Humeynî, 40 Hadis Şerhi, 27
    [62]- Seyyid Kutub, İslam Düşüncesi, 1/17; Seyyid Kutub, İslam Düşüncesi, 13
    [63]- el-Âmilî, Mir'atu'l-Envar ve Mişkatu'l-Envar, 67-(Muessesetu'l-A'lemî)
    [64]- es-Seyyid Muhibbuddin el-Hatîb, el-Hutûtu’l-Arîda, 9
    [65]- Güncel meseleler yanında, tarihteki vak’aları bilmek de, Şia’nın Ehl-i Sünne’ye karşı tutumunun bugün ve yarınlar için nasıl olacağını tahmin edebilmek adına faydalı olacaktır. Zira; onların kin ve nefretleri, bugünün meselesi değil, yüzyıllar öncesinin bugünkü tezahürleridir. Bu kin ve öfke, hiç şüphe yok ki, kıyamete kadar da baki kalacaktır.
    Tarihten iki örnek sunacağız özetle. Bunlardan birisi; Abbasî halifesinin hüsn-ü niyetle vezirliğe atadığı Hoca Nasıruddin et-Tusî eş-Şiî; diğeriyse er-Reşid döneminde halife olarak görevlendirilen şiî Ali b. Yaktîn olacaktır.
    Hace Nâsir, halifenin hüsn-ü niyetine, içindeki dinmez kin sebebiyle hıyanetle karşılık vermiş ve vezir olduğu sırada Tatarlarla anlaşarak, binlerce Müslümanın katledildiği “Bağdat Katliamı”nın mimarı olmuştur.
    Ali b. Yaktîn ise; Şia’nın, ellerine imkan geçtiğinde, Ehl-i Sünne Müslümanları yok etmek için, nasıl şevkle çalıştıklarının, tarihteki bir diğer örneğidir. Şiîlerin büyük alimlerinden el-Cezâirî, bu olayı şehvetle şöyle anlatmaktadır:
    “Rivayetlerde yer aldığına göre Ali b. Yaktîn, er-Reşid’in halifesiyken, muhaliflerden(ehl-i Sünne’den) bir grubun hapsedilmesi konusunda görüş birliğine vardılar. Kendisi Şia’nın önde gelenlerindendi. Hizmetçilere emretti ve (daha önce içerisini Müslümanlarla doldurttuğu) hapishane tavanını içerideki mahkumların üzerine yıktırttı. İçerdekilerin hepsi ölmüştü. Yaklaşık olarak 500 kişiydiler. Akıttığı kanların sorumluluğundan kurtulmak istedi. İmam Mevlana Kazım’a mektup yazdı. O da kendisine cevaben; ‘Onları öldürmeden bana gelseydin, kanlarından dolayı senin için hiçbir şey gerekmezdi(!!); ama sen bana gelmediğinden dolayı, onlardan öldürdüğün her bir kişi için, bir yaşındaki bir keçiyi kefaret ver. Gerçi bir yaşındaki keçi, onlardan daha hayırlıdır(!!)” diye yazdı. Şu diyetin azlığına bakın! Av köpeği olan en küçük kardeşlerinin(!) 20 dirhemlik diyetine de, Yahudi ve Mecusi olan en büyük kardeşlerinin(!) 800 dirhemlik diyetine de eşit değildir. Ahiretteki halleriyse daha aşağı ve daha değersizdir!! [el-Cezâirî, el-Envâru’n-Nûmaniyye, 2/308]
    Ve Humeynî başta olmak üzere Şia alimleri, bu iki katilden övgü ile söz etmekte ve haklarında hayır duada bulunmaktadırlar. [bkz: Humeynî, el-Hukumetu’l-İslamiyye, 142(4. bs); Humeynî, İslam’da Devlet, 181]

    Dr. Muhammed Yusuf en-Necrâmî’nin şu cümlelerini aktarmak yerinde olacaktır:
    “İslam Ümmetine karşı haçlıların gerçekleştirmiş oldukları Haçlı Savaşları, İbnu’l-Esir ve daha başka tarihçilerin de belirttiği gibi, Şia’nın İslam ve Müslümanlar aleyhine tertipledikleri komplo halkalarından biri olmaktan başka bir şey değildir. Mısır’da Fatımî Devleti’nin kurulması, Sünnîleri kötü gösterme yolunda yapmış oldukları çalışmalar, Şiîliğin inanç esaslarını inkar edenlere karşı uyguladıkları cezalar, Delhi’de Kral Nâdir’in şahitlerin gözleri önünde Şiî yönetici Asıf Han tarafından katledilmesi, Meltan’da Şiî vali Ebu’l Feth Davud tarafından Sünnîlerin kanlarının dökülmesi, 3 halifeye sövme konusunda şiî inançlarına bağlı kalmadıkları gerekçesiyle Leknâ şehri ve çevresinde yaşayanların şiî komutanlarca toplu katliama maruz bırakılmaları, el-Mir Sadık’ın Sultan Tibu’ya karşı hıyanet ve gadr suçu işlemesi ve el-Mir Cafer’in Prens Siraceddin’i arkasından yaralaması..

    İmam Humeynî hükümetinin Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat toplumuna karşı
    sergilediği keskin icraatlar, onlar açısından garip değildir. Zira tarih, geçen zaman boyunca İslam ümmetinin maruz kaldığı trajedilerin ardında şianın bulunduğuna tanıklık etmektedir.” [Dr. Muhammed Yusuf en-Necrâmî, eş-Şia fi’l-Mîzan, 7-(Mısır)]
    [66]- Prof. İhsan İlahi Zahir, eş-Şia ve's-Sunne, 146, dpn(İhsan İlahi Zahir de, Irak'ta Şiılerce katledilen davetçilerdendir)
    [67]- es-Seyyid Ali, Misbahu'z-Zulm, 41-42


  8. 7
    BiLaL HaTTaB DeLi MoLLa
    BiLaL HaTTaB
    DeLi MoLLa

    Üye No: 12484
    Mesaj Sayısı: 1,460
    Tecrübe Puanı: 19
    Yaş: 36
    Yer: Ne KaRa aN? YıLLaR KaRa...

    Bibliyografya:

    - Abdullah b. Abdulaziz, Men Katele’l-Huseyn, Çev: Bekir Salihoğlu, İAE Yayınları, İstanbul, 2007
    - Abdullah el-Mevsılî, Hattâ Lâ Nenhadi’a, Çev: Bekir Salihoğlu, İAE Yayınları, İstanbul, 2007
    - Ahmed Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercemesi ve Şerhi, 1977-1980
    - Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları
    - Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları
    - Birgivî Muhammed Efendi, Ziyaretu’l Kubûrî Bid’iyyetuhâ ve’stihbâbuhâ, Çev: A. Muhammed Beşir, Guraba Yayınları, İstanbul, 2008
    - Celaleddin es-Suyûtî, Tefsîru'd-Durru'l-Mensûr fi't-Tefsîri'l-Me'sûr, Dâru'l-Fikr, Beyrut, 1409/1988
    - Celaleddin Vatandaş, Vahiyden Kültüre, Pınar Yayınları, İstanbul, 2006
    - Dr. Gulam Abbas Tavassulî-Hüseyin Hamanei-Murtaza Mutahhari-Zencânî-Dr. Beheştî, Didgâh-ı Towhidî, Çev: Mehmet Şahin, Sahra Yayıncılık, Ankara, 1988
    - Dr. Mustafa es-Sıbâî, es-Sunnetu’n-Nebeviyye ve Mekânetuhâ fi’t-Teşrî, el-Mektebetu’l-İslamî, Beyrut, 1978
    - Dr. Mustafa es-Sıbâî, İslam Hukukunda Sünnet, Çev: Edib Gönenç, Evs Yayınları, İstanbul, 1981
    - Dr. Nuri Ünlü, Anahatlarıyla İslam Tarihi, İFAV Yayınları, İstanbul, 1984
    -Ebu’l-A’lâ el-Mevdûdî, Tefhimu’l-Kur’an, Çev: Kurul, İnsan Yayınları, İstanbul, 1991
    - Ebu’l-Ferec İbnu’l-Cevzî, Zâdu’l Mesîr Fî İlmi’t-Tefsîr, Çev: Doç. Dr. Abdulvehhab Öztürk, Kahraman Yayınları, İstanbul, 2009
    - Ebu’l-Ferec İbnu’l Cevzî, Telbis-i İblis, Çev: Savaş Kocabaş, Elif Yayınları, İstanbul, 2005
    - es-Seyyid Muhibbuddin el-Hatîb, el-Hutûtu’l-Arîda, Muessesetu Mekke, 6. bs
    - eş-Şâtıbî, el-İ’tisâm, Çev: Dr. Ahmet İyibildiren-Dr. Mustafa Özcan, Kitap Dünyası Yayınları, İstanbul, 2009
    - eş-Şerif er-Râdî, Nehcu’l Belâğa, Çev: Ahmet Çelen, Kalem Yayınları, İstanbul, 2008
    - Fadlallah, Temmulatun İslamiyyetun Havle’l-Mer’e, Çev: Şura Yayınları, İstanbul, 1997
    - Gazzâlî, Dalaletten Hidayete, Çev: Doç. Dr. Ahmet Suphi Furat, Şamil Yayınları
    - Gazzâlî, Tehafut el-Felâsife, Çev: Bekir Karlığa, Çağrı Yayınları, 1981
    - Hasan Tahsin Feyizli, Feyzu’l Furkan Meali, Server Yayıncılık, İstanbul, 2007
    - Humeynî, Divân-ı İmam(Mesih Nefesli Aşk), Çev: Ali Güzelyüz-Halil Toker, Kaknüs Yayınları, İstanbul, 2010
    - Humeynî, Hidayet Meşalesi(Misbahu’l-Hidaye), Çev: Kadri Çelik, İhsan Yayınları, 2008
    - Humeynî, İslam'da Devlet(el-Hukumetu’l-İslamiyye), Objektif Yayınları, İstanbul, 1991
    - Humeynî, Kırk Hadis Şerhi(Şerh-i Erbaine Hadisen), Çev: Kadir Çelik, İhsan Yayınları, İstanbul
    - Humeynî, Kurtuluş Vesilesi(Tahriru’l-Vesile), Çev: Dr. Abdullah Ünalan, İhsan Yayınları, İstanbul, 2009
    - İbn Cerîr et-Taberî, Tarihu’t-Taberî, Çev: M. Faruk Gürtunca, Sağlam Yayınları, İstanbul
    - İbn Kayyîm el-Cevziyye, el-Menâru’l-Munîf Fi’s-Sahîh ve’z-Zaîf, Çev: Hanifi Akın, Karınca Yayınları, İstanbul, 2004
    - İbn Teymiyye, Külliyat, Çev: Kurul, Tevhid Yayınları, İstanbul
    - Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Çev: M. Beşir Eryarsoy, Buruç Yayınları
    - Muhammed b. Abdurrahman es-Seyf, el-Kur’an ve’t-Tahrif, Çev: Bekir Salihoğlu, İAE Yayınları, İstanbul, 2007
    - Muhammed eş-Şevkânî, el-Fevâid el-Mecmua Fî’l-Ehâdisi’l-Mevdûa, Çev: Mehmed Emin Akın, Medarik Yayınları, Ankara, 2006
    - Mustafa İslamoğlu, Yahudileşme Temayülü, Denge Yayınları, İstanbul, 2004
    - M. H. Tabâtabâî, İslam’da Kur’an, Çev: Ahmed Erdinç, Bir Yayıncılık, İstanbul, 1988
    - Nasıruddîn el-Albânî, el-Hadîsu Huccetun Bi-Nefsihî Fi’l-Akâidi Ve’l-Ahkâm, Çev:Mehmet Kubat, Esra Yayınları, Konya, 1992
    - Osman b. Muhammed el-Hamis, Hıkbe mine’t-Târih, Çev: Nuri Görgülü, Ümmülkura Yayınları, İstanbul, 2007
    - Prof. Dr. Hayrettin Karaman-Prof. Dr. Ali Özek-Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez-Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı-Prof. Dr. Sadreddin Gümüş-Doç.Dr. Ali Turgut, Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, TDV Yayınları, Ankara, 2007
    - Prof. Dr. Hayrettin Karaman-Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı-Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez-Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu(Diyanet Tefsiri)
    - Prof. Dr. Hüseyin Atay, Ehl-i Sünnet ve Şia, AÜİF Yayınları, Ankara, 1983
    - Prof. Dr. H. İbrahim Hasan, İslam Tarihi, Çev: Komisyon, Kayıhan Yayınları, İstanbul, 1985
    - Prof. İhsan İlahi Zahir, eş-Şîa ve’s-Sünne, Çev: Yrd. Doç. Dr. Sabri Hizmetli-Ar. Gör. Hasan Onat, Afşaroğlu Matbaası, Ankara, 1984(Lahor,1973 bs.)
    - Prof. Seyyid Kutub, Fî Zilâli’l-Kur’an, Çev: Salih Uçan-Vahdettin İnce, Dünya Yayınları, İstanbul, 1991
    - Prof. Seyyid Kutub, İslam Düşüncesi, Çev:Hamid Şükrü-Mehmet Çelen-Resul Tosun, 3 Cilt, Dünya Yayıncılık, İstanbul, 1986
    - Prof. Seyyid Kutub, İslam Düşüncesi, Çev:Hamid Şükrü-Mehmet Çelen-Resul Tosun, 1 Cilt, Dünya Yayıncılık, İstanbul, 1997
    - Prof. Dr. Talât Koçyiğit, Hadis Usûlü, TDV Yayınları, Ankara, 1998
    - Şibli Nûmânî, Bütün Yönleriyle Hz. Ömer ve Devlet İdaresi, Çev: Dr. Talip Yaşar Alp, Çağ Yayınları, İstanbul, 1975
    - The Prospects For Islamic Fundamentalism in Turkey(Amerikan Gizli Belgelerinde Türkiye’de İslamcı Akımlar), Çev: Yılmaz Polat, Beyan Yayınları, İstanbul, 1990


  9. 8
    @mir âb ü kil
    @mir
    âb ü kil

    Üye No: 49589
    Mesaj Sayısı: 2,397
    Tecrübe Puanı: 27
    Yaş: 46

    Alıntı
    es-selamu aleykum ve rahmetullah...
    ve aleyna ve aleykumusselam kardeşim neredesin?
    özlettin kendini
    kusura bakmayın burdan yazıyorum zira özel mesaj yok

    konu hakkında da şu eklemeyi yapayım:
    Bidatçıları Tanıma Klavuzu adlı bir yazının bir kısmı

    18. Bid’atçılarda aslolan, kalabalık olmaktır.

    Gruplarına çok sayıda insan çekmeye çalışırlar.Dâvet ettikleri insanların akidelerini düzeltme çabasına girmezler veya bu insanların niyetlerini araştırmazlar. Şu prensibi uygulayarak insanlara çağrı yapadırlar: "İttifak ettiğimiz konularda beraber çalışalım, ihtilaf ettiğimiz konularda birbirimize tolerans gösterelim."
    Fakat bu yanlış bir metottur. Zirâ müslümanlar ihtilaf ettikleri meselelerde Kitab ve Sünnete başvurmaları gerekir. Çünkü Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur: "Ey îmân edenler! Allah’a itaat edin. Rasûle itaat edin (hak olarak getirdiği şeylere uyun.) Sizden olan (müslüman) idârecilere (Allah’a isyanı emretmedikçe) itaat edin. Aranızda herhangi bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz, gerçekten Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsanız, o konuda hüküm vermek için, onu Allah'(ın kitabı Kur’an)a ve elçisi (Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'in sünneti)ne götürün. Allah'(ın kitabı Kur’an)a ve elçisi (Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'in sünneti)ne götürmek; sizin için
    (ayrılığa düşüp görüşlerinizle hareket etmenizden) daha hayırlı, sonuç bakımından da daha güzeldir."
    Nisâ Sûresi: 59

    İbn-i Kesir -Allah ona rahmet etsin- bu âyetin tefsirinde şöyle demiştir: "Allah Teâlâ'nın bu emri, insanların gerek dinin usûlüne, gerekse fürûuna dâir ihtilâfa düştükleri her hususta, Allah'ın kitabına ve sünnete dönmeleri gerektiğine delâlet etmektedir." Bknz: İbn-i Kesir Tefsiri

    [Aklıma gelmişken ekleyeyim, Rasulullah Medine'ye vardığı zaman oradaki Yahudiler ve hatta Mekke'deki müşrikler birçok konuda önceki peygamberlerden kalan sahih uygulamalara sahip idiler. Buna rağmen Rasulullah onlara hep muhalefeti emretmiş hatta onlardan gördüğü aşura orucu vb ibadetleri bile onlara muhalefet eder şekilde tutmuştur. Bugün de bidat fırkaları ile aramızda ortak onlarca nokta bulunduğu doğru sayılabilir -sayılabilir diyorum zira bu gibiler hakkında mezheb imamlarından birisi "onların inandığı Allah ile bizim inandığımız Allah birbirinden farklı iki ilahtır." demiştir - ama bu onlarla birlik ve beraberlik içinde olacağımız anlamına gelemez gelmemelidir.Allahu Alem. @mir]


  10. 9
    BiLaL HaTTaB DeLi MoLLa
    BiLaL HaTTaB
    DeLi MoLLa

    Üye No: 12484
    Mesaj Sayısı: 1,460
    Tecrübe Puanı: 19
    Yaş: 36
    Yer: Ne KaRa aN? YıLLaR KaRa...

    Forumlardan el-etek çekip yaşamın içinde uzlete çekildim kardeşim... :)

    EyvAllah, eksik olmayın...


  11. 10
    @mir âb ü kil
    @mir
    âb ü kil

    Üye No: 49589
    Mesaj Sayısı: 2,397
    Tecrübe Puanı: 27
    Yaş: 46

    boş bırakmamak lazım buraları
    birçok kişinin dini bilgilerle ilk tanıştığı yer oluyor buralar
    gene de sen bilirsin

    konuyla ilgili şunu da ekleyeyim tam olsun
    Kafirun Suresi'nde Seyyid Kutup şunları söylemiş
    koyu yerleri dikkatli okuma lazım:
    ...
    Hiç şüphesiz insanlar cahiliye düşünceleri ile iman kaynaklı düşünceleri birbirine karıştırabilirler. Özellikle daha önce doğru inanç sistemine tabi olan ve ondan sonra sapan topluluklarda bu tür karıştırmalar sözkonusu olduğu gibi. İşte bu topluluklar, sapmak, döneklik ve karışıklıktan uzak yalın bir iman gerçeği karşısında en fazla direnen topluluklardır. Bunlar gerçek inanç sistemini hiç tanımamış olan topluluklardan daha da katıdırlar. Çünkü bunlar sapıklıklarının ve dönekliklerinin kördüğüm haline geldiği durumlarda bile kendilerinin doğru yolda olduklarını zannederler. İnançlarında, uygulamalarında görülen doğru yanlış karışımı, iyi ile kötünün karışıklığı davetçiyi dahi aldatabilir. Bu durumlarda davetçiler onların iyi taraflarını kabul etme, kötü taraflarını da düzeltmeye çalışma cazibesine kendisini kaptırdığında büyük bir yanılgıya düşerler. Bu yanılgı son derece tehlikelidir.

    Hiç şüphesiz cahiliyye cahiliyyedir, İslam da islam. Aralarında derin farklar vardır. Tek çare bütünüyle cahiliyeden sıyrılmak ve yine bütünüyle islama girmektir. Tek yol, içindeki bütün özellikleri ile cahiliyyeden ayrılmak ve bütün özellikleri ile islama göç etmektir.

    Bu konuda atılacak ilk adım davetçinin cahiliyye sisteminden farklı olduğunu ortaya koyması ve ondan tamamen ayrı olduğunun bilincinde olmasıdır. Düşüncede, sistemde ve uygulamada tamamen ayrı. Bu ortak noktalarda buluşmaya asla müsaade etmeyen bir ayrılıktır. Yardımlaşmayı imkansız kılan bir farklılıktır. Ne zaman cahiliyye taraftarları bütünü ile cahiliyyeden islama geçerlerse o zaman sona erer.

    Yama yapmak yok. Orta yolda çözüm arama yok. Yolun ortasında buluşma yok. Cahiliyye istediği kadar islam kılığına bürünsün. İstediği kadar islamın adını kullansın.

    Bu düşüncenin davetçinin bilincinde netlik kazanması, davanın temel taşıdır. İlk adım davetçinin kendisini cahiliye mensuplarından farklı bir insan olduğunun bilincine varması, onların kendilerine göre dinleri, kendisin de kendine göre dini, onların kendilerine göre yolları, kendisinin ise kendisine has yolu olduğunun bilincine varması. Onların yollarında onlarla birlikte tek adım dahi atamayacağını kavraması, görevinin kendi yolunda yürümesi olduğunu anlamasıdır. Hiç barışmadan ve dininden az veya çok taviz vermeden.

    Öyle ise bu tam bir uzaklaşma, kesin bir ayrılık ve apaçık bir karşı tavırdır. "Sizin dininiz size benim dinim bana."

    Bugün islama davet eden insanlar böyle bir uzaklaşmaya, ayrılığa ve böyle bir kesinliğe o kadar muhtaçtırlar ki. İslama çağıranlar, keşke sapık bir cahiliye ortamında ve yine islam inancını daha önce tanımış, sonra üzerinden uzun zaman geçmesi ile "kalpleri katılaşan ve çoklarının dinden saptığı" (Hadid 16) insanların yaşadığı bir ortamda islamı yeniden kurmaya çalıştıklarının bilincinde olsalardı! Ortak bir çözümün bulunmadığını, ortak noktalarda buluşulmayacağını, yanlışları düzeltmenin ve sistemleri birbirine yamamanın mümkün olmadığını bilselerdi. Bunun yerine asrı saadet döneminde olduğu gibi islama yeniden davet etmenin gerektiğini cahili bir ortamda davet yaptıklarını ve kendilerinin bu cahili ortamdan tamamen farklı olması gerektiğini keşke anlasalardı. "Sizin dininiz size benim dinim bana." İşte benim dinim budur: Düşüncelerini, değerlerini, inancını ve hukukunu bütünü ile Allah'tan alan, O'na ortak koşmayan yalın tevhid dini. Herşeyde, hayatın ve yaşantının her alanında yalın tevhid dini.

    Bu kesin ayrılık olmadan; karışıklık devam edecek, karşılıklı yumuşama sürecek, karıştırmalar sürüp gidecek yamanmalara devam edilecektir. İslama davet böylesine zayıf, güçsüz ve ısmarlama ilkeler üzerine kurulamaz. İslam çağrısının temeli açıklık, netlik, kesinlik ve cesarettir. "Sizin dininiz size, benim dinim bana."

    Davetin başlıca yolu budur İşte: "Sizin dininiz size! Benim dinim bana!"

    Seyyid Kutub - Fizilal-il Kur'an


  12. 11
    ehli-sunnet Feseyekfikehumullah
    ehli-sunnet
    Feseyekfikehumullah

    Üye No: 79032
    Mesaj Sayısı: 1,130
    Tecrübe Puanı: 13
    Yer: Uzaklardan..

    Alıntı
    Çağdaş Şiî alim et-Ticanî de şöyle demektedir: “Nasıbîlerin mezhebinin ehl-i Sünnet ve’l cemaat olduğunu anlatmaya gerek yoktur!” [et-Ticanî, eş-Şia Hum Ehlu’s-Sunne, 161(Muessesetu’l-Fecr, Beyrut)]
    Nasibi kelimesinin Şii nezdinde ne anlam ifade ettiğine dair bir eseri paylaşıyoruz.

    Eser Adı: El Vehhabiyyun: Havaric Ümm Sünne
    Yazar: Dr. Neccah el Tai
    Basım: El Mizan Basımevi
    Sayfa 280′den itibaren Nasibi ve anlamı başlıklı kısımda şu bilgilere yer verilmektedir: “Ebi Abdullahdan rivayet edilmektedir ki; Allah (cc) köpeklerden daha şerli bir varlık yaratmamıştır. Ve Nasibiler bizim için Allah nezdinde köpek hükmündedir...”
    Bu sapkın düşünce sahibi Şii alim sözde hadis diye iddia ettiği cümlelere devam ediyor ve 281. sayfada Sadık aleyhesselamın Allah’ın en necis varlık olarak köpeği yarattığını ve Ehli Beyt olarak onlar nezdinde Nasibilerin bundan daha necis olduğunu” söylüyor!
    Yine aynı eserin 283. sayfasında sarı renkli kısımda Şeyh Muhammed Hasan el Necefi adlı Şii alimin Cevahirül Kelam adlı kitabından alıntı yapılarak “muhaliflerin, nasibilerin necis ve kafir oldukları yönündeki görüşün kendilerinden önceki ulema tarafından da açıkça beyan edildiği” söyleniyor.

    Yani özetle bu ve diğer yüzlerce Şii kitabı araştırıldığında
    a) Nasibi kelimesi genel anlamda Şiiler dışındaki kesimleri, özelde Sünni Müslümanları tanımlamakta olan bir terim olup; bu Şiilerin muteber kitaplarında ve alimlerinin konuşmalarında yer almakta ve literatürü kullanan kişi tarafından kimin kast edildiği gayet iyi bilinmektedir.
    b) Nasibi terimi köpekten daha aşağı bir mahluk, necis, kafir ve mürted gibi kelimelerle tanımlanmakta, Şiiler nezdinde lanet okunan ve en nefret edilen terim ve kesimleri tavsif etmektedir.
    c) Böylece dini, felsefi ve düşünsel altyapısı tamamlanmış ve öfke, kin ve nefret üzerine kurulan bu terim ve bu terim içerisine giren kesimler eline gücü geçirdiği an Irak’ta, Yemen’de, Pakistan’da, Lübnan’da, Kuveyt’te, Bahreyn’de Şii kesimler tarafından çok rahat ve aleni bir şekilde Sünni müslümanlara karşı kullanılmıştır.
    Böylece Şii olan veya Şiiliğe meyilli Şii/İran lobisi tarafından ısrarla “Şii-Sünni kardeşliği, vahdet ve Şiiler ile Sünniler arasında temelde bir fark yoktur” gibi düşüncelerle kamuoyunda oluşturulmaya çalışan fikrin aslında sadece kendi çıkarları yönünde kullanılan, samimiyetten uzak ve gerçekle yüzde yüz alakasız bir oyun olduğu da ortaya çıkmaktadır! Öte yandan Şii/Caferi mezhebini bidat/sapmış bir fırka olarak addeden Ehli Sünnet vel Cemaat anlayışı ise bunları tekfir etmekten, necis, habis gibi Şeytanlaştırma sözcüklerinden uzak bir şekilde “hidayet bulmaları için dua edilen” bir kesim olarak değerlendirilmişlerdir. Tarihten günümüze kadar da gücü elinde bulunduran Sünni anlayış mensubu devletlerde Şii, Hıristiyan, Yezidi veya Yahudi olsun teröre, fitneye ve cinayete bulaşmayan kesim mensupları huzur içinde yaşamışlardır.
    İran Analiz sitesi olarak verdiğimiz tüm bilgiler ve belgelerin de temelde bölgemizde ve dünya genelinde yaşanan İran eliyle tahrik edilen mezhepçi fitnenin ülkemize sıçramaması için, huzurun ve barışın bozulmaması için yapıldığını bir kez daha kamuoyu ile paylaşıyoruz…
    Kaynak:[URL="http://www.dd-sunnah.net/records/view/action/view/id/1602/"] Difa Sunnah[/URL] İran/analiz

    Bu mezhebsiz ticani sünni idi sonradan şii oldu şimdide Sünni'lere hakaret ediyor dinsiz kafir münafik
    Çok özür diliyerek bir atasozu vardır "*t ürür, kervan yürür" sen orda havladın diye Üstüm Hizmet madalyasımı verdiler? herkes şii'mi oldu münafık herif


+ Yorum Gönder