1. 1
    Hoca Moderatör
    Hoca
    Moderatör

    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 14,854
    Tecrübe Puanı: 188

    Hint Yarımadasındaki İslami Hareketler


    Hint Yarımadasındaki İslami Hareketler



    1- İmam Rabbani! Ahmet Serhendi (1563-1624)


    Şirk ve cehaletin çepe çevre kuşattığı ülkelerden biri de Hindistan'dır. Bu ülke, tarihi süreç içerisinde bir çok tezatlara sahne olmuş; bir yandan hoşgörülü Buda'lar at oynatırken, diğer yandan Sinler ile Kadiyaniliğin kurucu*su çağdaş Müseyleme Mirza Gulam Ahmet ve bunların takipçileri de izlerinden yürüyorlardı. Öyleki bu ülkede hükümdarların zulmü, hükümdar yakmlarının şarlatanlığı, gayri meşru sermaye birikimi, israf, fuhuş, uyuşturucu iç*kiler ve maddi düşüncenin hakimiyeti gibi parazitler zir*vedeydi. Hind halkı kendilerini bu çirkef işlere o kadar kaptırmıştı ki artık İslam'ı tanımaz hale gelmişti. Kur'an-ı Kerim, çöl araplarının bir ürünü olarak tanıtılmaya çalışı*lırken, Allah Resulüne de bir Arap peygamberi olarak ba*kılmış, onun getirdiği bir çok hükümler yalanlanmıştı. Hindistanda adeta bir din gitmiş, yerine bir başka dini gelmişti. Hindu alimleri ile sufiler bu yeni dinin temel taşı kabul edilmişti. Bu yeni dinin adı 'Dini ilahi', temel esası da 'Lailahe illallah Ekber Halifetullah' olmuştu. Böylece dalkavuk ve yobazlar sayesinde Kral Ekber Allah'ın hali*fesi olmuştu. Bu yeni dinin inançları ise putperestlik, hu*rafeler, tasavvuf mistizmi, ırk ve sınıf gibi toplumsal ta*bakalaşma ve diğer batıl inançlardı. Bunlara bir de İngiliz sömürgeciliği ile Moğol iktidarının kültür ve inançlarını eklerseniz ne derece vahim bir tablo ile karşılaşacağınızı anlarsınız.
    İşte bu tezatlara sahne olan ülkede, tam bir keşmekeşlik içerisinde cahiliye hayat sürerken İmam Rabbani, takipçileri Şah Veliyullah Dehlevi, Şah İsmail, Şehid Kardeşler ve Üstad Mevdudi gibi öncüler mücadele vererek İslami hareketi günümüze kadar sürdürmüşlerdir. Bu seç*kin önderler şirk ve cehaletin kuşattığı Hind yarımadasını cahiliyenin bütün unsurlarından temizlemeye çalışmış ve bu mücadelelerinde kısmen de olsa başarı sağlamışlardır.
    Hindistan'da dünyaya gelen İmam Rabbani, kendini tasavvuf mistizmi içerisinde görmüş, ilim tahsilini de hep bu çerçeve içerisinde yapmıştır. Belirli aşamalardan sonra tasavvurun temellerine dokunup, Selef akidesine kapı açmak istemişse de başarı sağladığı söylenemez. Ancak bü*tün zihinlere yerleşmiş olan Vahdeti Vücut telakkisine karşı çıkarak yerine 'Vahdeti Şuhud' düşüncesini getir*miştir. Yani ona göre varlıklar Alan değil, ancak Allah'a şahitlik eden nesnelerdir.
    İmam Rabbani, cahiliye ve tasavvuf mistizmi içerisi*ne gömülmüş insanlara şeriat prensiplerini öğretmeye çalışırken, maalesef kendisini de tasavvuf mistizmine kap*tırmış, onlardan ari olamamıştır. Mektubat'indaki risale*ler tarandığında onun nasıl bir tarikat hocası olduğu açık*ça ortaya çıkar. Onun meşhur külliyatı olan Mektubat baştan sona tasavvufi bir dil, tasavvur! bir terminoloji ile yazılarak, günümüze kadar tasavvuf erbabının yegane kaynağı olmuştur.
    İmam Rabbani her ne suretle olursa olsun, etrafında kümelenen halk kalabalığını tasavvufi motiflerden uzaklaştırarak sahih akide ve İslam şeriatının özüne çekememiştir. Onun, etrafındaki kalabalık halk kitlesiyle verdiği mücadele radikal bir İslami hareketten öte, tasavvufi bir mücadele olmuştur. Ancak bütün bu yapılanmalar yanın*da onun İslam adına verdiği mücadele, halk kalabalığı yö*nünde asla küçümsenemez. Onun tasavvufi bir çizgi takip edip, kendini ona kaptırmasının o günün İslam anlayışı veo günün şartlarından kaynaklandığını söylemek yerinde olacaktır. [191]





    İlgili Yazılar

  2. 2
    Hoca Moderatör
    Hoca
    Moderatör

    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 14,854
    Tecrübe Puanı: 188

    Cevap: Hint Yarımadasındaki İslami Hareketler: İmam Rabbani! Ahmet Serhendi, Şah Veliyullah Dehlevi Hareketi, Şehid Ahme


    2- Şah Veliyullah Dehlevi Hareketi (1703-1762)


    İmam Rabbani'den sonra Hind'de Şah Veliyullah'ın cahiliye ile mücadele verdiğini görmekteyiz. Veliyullah, cahiliyenin bütün pislik ve çirkefliğine rağmen edindiği İslami inanç ve kültür ile çekinmeden mücadele vermiştir. Bir yandan cahili saltanatları sarsıp kırarken, diğer yan*dan da İslam nizamının hakimiyeti için canını ve malını seferber ediyordu. İlim talebi için bir çok beldeleri gez*miş ve neticede Delhi'de büyük öğrenciler yetiştinniş ve bir çok eserler kaleme almıştır.
    Veliyullah Dehlevi, fiili mücadeleyi istediği halde gi*rememiş, ancak mücadelesini İslam'ı savunmak, bid'at ve hurafeleri temizlemek ve cahiliye düşüncelerini silip süpürmek şeklinde yürütmüştür.
    İmam Dehlevi, kendi çağında karşılaştığı sapıklıkları şöyle dile getiriyor:
    'Ben insanların üç şeyi birbirine karıştırdıkları bir dönemde yaşıyorum. Bunlardan birincisi; Demagojidir ki, bunun başlıca sebebi Yunan düşünce*sidir. Halk skolastik tartışmalara o kadar daldı ki, onların söz ve davranıştan dahi Kur'an ve Sünneti kabul etme*mek şeklinde açığa çıktı. Dinin esaslarına dahi birer de*magoji unsuru olarak müracaat edildi.
    İkincisi, dini anlayıştaki hatalart Mistik zikir, me*cazi unsurlar son derece yaygınlaştı. Bütün bunları ka*bul etmeyip, Hakka bağlananlar halk tarafından dışlandı,itibar görmedi. Kürsülerdeki bütün vaaz ve hutbeler sufi düşüncesine göre yapılır oldu. Aklı başında olan hiç kim*se, büyük zorlukları göze almadan bunlara karşı çıkamaz oldu. Bu ise, gerçeğin her zaman açığa çıkmasını engelle*yen bir husustur. Hükümdarların desteğindeki sufiler, her şeyi değiştirip istedikleri bir şekle kavuştular.
    Üçüncüsü, Allah'a ibadet:
    Halkın müslüman olması, Allah'a ibadet zorunluğunu getiriyor. Fakat buna rağmen arzu ve istekleri, Allah'a ibadet etmelerine engel teşkil et*ti. Halk, ne şaşaalı mistik unsurlara inanmayı bırakıyor, ne de kendi güç ve akıllanırın üzerindeki şeylere burunla*rını sokmaktan vaz geçiyor. Kendi kişisel görüşlerinin doğruluğunu ispatlamak için tartışmalara giriyor, görüş ayrılıklarından dolayı birbirlerini çok büyük şeylerle it*ham ediyorlardı. Herkes teferruata ait görüşlerin çokluğu içinde dinin anlamını yitirmiş bulunuyor.'
    Dehlevi aynı kitabın bir başka yerinde şunları yazar:
    'Layık olmadıkları bir makamı, veraset yoluyla ele geçi*ren sözde mürşitlere sorarak isterim:
    Dini niçin kendi ar*zu ve çakırlarınızla oyuncak hale getirdiniz? Allah (cc)'ın Resulü aracılığı ile bildirdiği mutlak doğruları niçin terkediyorsunuz? Niçin onları önemsemiyorsunuz? Hepiniz kendinizi mürşit ve mehdi olarak görüyor, fakat üzerinde bulunduğunuz yanlış yoldan bir an olsun vaz geçmiyorsu*nuz. Bununla da karmıyor insanları da yanınıza çağırıyor*sunuz. Biz, sadece dünyaya yönelik çalışanları, ilmi dün*ya mallarına sahip olmak için öğrenenleri, çıkarlarını ko*rumak için dinin esaslarını işlerine geldiği gibi yorumla*yanları kabul etmemeliyiz. Çünkü onların hepsi de en azından birer günahkâr ve sahtekârdır. Nefislerine aldanmış ve şimdi de başkalarını aldatmaya çalışıyorlar.
    Kendilerine 'alim' dendiğinde gururlananlara derimki, ilim diyerek gramer ve skolastizmi gördünüz ve bunla*ra bağlı olarak da Yunan düşüncesinin mensupları haline geldiniz. İçinde bulunduğunuz yanlışları doğru kabul etti*niz. Halbuki şu bir gerçektir ki hakiki bilgi Kur'an ve Sünnet'tedir. Siz kendinizi sizden önceki insanların söy*lediklerini araştırmaktan başka bir şeyle meşgul olmaktan alıkoydunuz. Halbuki hesaba çekileceğiniz şey, insanların söyledikleri değil, Resul'ün getirdikleridir. Sizler öyle bir konuma geldiniz ki birinize peygamberin bir hadisi ulaşsa o hadise değil, takip ettiğiniz bir başka insanın sözüne uyarsınız. Bunu da İslam adına yaptığınızı Allah'tan korkmadan söylersiniz. Mazeretiniz de hazırdır:
    'Biz o hadisin gerçek anlamını bilmeyiz. Şeyhimiz başka şey söylediğine göre demek ki o hadisin anlamı budur. Şeyhi*mizin herhangi bir hadisi görmemiş, gözden kaçırmış ol*ması mümkün değildir vs.' Şunu unutmayın ki üzerinizde bulunduğunuz bu halin İslamla hiç bir ilgisi yoktur. Eğer peygamberi tasdik iddianızda samimi iseniz, o zaman mezheplere uysun uymasın Resul'ün söylediklerini doğrulayın. Eğer sizler tâbi olduğunuz iddianızda samimi ise*niz, Allah'ın bildirdiklerini tartışılmaz doğrular olarak ka*bul ediniz. Fakat sizin yolunuz bunlardan çok başkadır. Her zaman hakka batıl karıştırmakla uğraşır oldunuz. İn*sanların hayat sahalarını daralttınız. Halbuki sizin görev*leriniz insanların hayat sahalarını genişletmek olmalıydı. İnsanlar hakkında hüküm vermek değil, İslam'ı oldu*ğu gibi insanlara ulaştırmakla uğraşmalıydınız. Sizler doğru ve kurtuluş yolu diye ne olduğu belli olmayan, ap*tal şairlerin sözlerine uydunuz. Allah'ın Resuluna uyulmaya en layık olandır.
    Yöneticilere sormak isterim:
    Allah'tan hiç korkmuyor musunuz? Zevk ve çıkarlarınıza o kadar bağlandınız ki, yöneticisi olduğunuz insanların sefaletieri hakkında hiçbir bilginiz yok. Sarhoşluk, hayatın normal bir özelliği gi*bi algılanır oldu. İnsanlar kumar pisliğine rahatlıkla bula*şıyorlar. Bütün bunların başlıca sebebi onları kontrol ede*cek müslüman yöneticilerin olmamasıdır. Bu saltanat yö*netiminde Allah'ın hükümleri uygulanamaz oldu. Siz za*yıfı sömürüyor, kuvvetlinin yaptığı kötülüklere aldırmı*yorsunuz. Hayatınızın amacı, ziyafet sofraları, fuhuş, eğ*lence, içki, süslü elbiseler, büyük saraylar oluşturdu. Siz Allah'ı hiç düşünmüyorsunuz?
    Askerlere derim ki:
    Hak için savaşmak, İslam'ı hakim kılmak, insanlara bu dini ulaştırmak, zorbaların zulmüne son vermek, adaleti kurmak, şirki, zulmü, küfrü kaldır*mak için Allah sizleri bu makama getirdi. Sizler ise asıl gayenizi unuttunuz. Ata binmeyi, silah kullanmayı, mace*ra peşinde koşmayı, birer gaye haline getirdiniz, Sizler para ve mal için savaşan birer maceracıdan başka bir şey değilsiniz. Şarap ve diğer içkileri içiyor, sakallarınızı ke*sip, bıyıklarınızı bırakarak kafirlere benziyorsunuz. Halkı eziyor, zulüm ve sömürüyü bizzat siz yapıyor veya aracı oluyorsunuz. Artık kazancınızın haram mı helal mi oldu*ğunu düşünmez oldunuz. Ama şunu unutmayın ki, başı*boş bırakılmadığınız gibi bütün bu yaptıklarınızdan ha*berdar olan bir Allah var ve bir gün hepinizin hesabını görecektir. Kendinizi şimdiden hazırlayın o hesaba ve so*nundaki acıya.
    Esnaf ve halka derim ki:
    Allah'a layıkıyla kulluk et*mek gibi bir düşünceyi unuttunuz. Namus mefhumunun sizin için hiç bir anlamı kalmadı. Allah'a olan inancınıza sahte tanrılara inanarak şirk karıştırdınız. Allah'tan ziya*de o sahte tanrılar için kulluk eder, kurban keser oldunuz. Yöneticilerinizin ve evliya olarak tanıdıklarınızın mezar*larını birer ibadethane haline getirdiniz. Onlara ibadet etmekle meşgul oluyorsunuz. İçinizden birisi biraz mal ve mülke sahip olsa, israfa dayalı bir hayatı yeğler hale gelir. Çevrenizdeki ihtiyaç sahiplerim hiç gözetmiyorsunuz. Farkında olun veya olmayın önemli değil, fakat şunu unutmayın ki, dünya hayatının asıl gayesinden uzaklaştı*ğınız gibi, ahireti de unuttunuz. Ahiretin sizin için hiç bir önemi kalmadı.
    Son olarak bütün müslümanlara seslenmek istiyorum:
    Ey Ademin çocukları... Ne yazık ki gerçek imanı bozan cahiliye unsurlarını kabul ettiniz. Mesela; bir kısmınız, İmam Hüseyin'in şehadet tarihi olan 10 Muharremde top*lanarak eğlenceler düzenliyorsunuz. Mezhepelerden biri*ne dahil olanlarda o günü yaş günü ilan ediyorlar. Halbu*ki günlerin tamamı Allah'ındır. Ve her şeyin olması onun takdiriyledir. O gün İmam Hüseyin zorbalar tarafından şehid edilmiştir. Fakat Allah'ın salih kullarının ölümün*den hangi gün üzüntü duyulmaz ki? Büyük bir kısmımız o gün eğlence günü ilan etmekle, o mübarek zatı şehid eden zorbaların savunucusu oldunuz. Sizler kurtuluş ge*celeri adı altında bütün rezaletlerinizin bir anda bir iki ibadette affolunacağına inanıp, her türlü kötülüğü işler ol*dunuz. O gün sanki ölülerinizi doyurmak üstünüze gerekli vazifeymiş gibi kabirlere yiyecekler götürür oldunuz. Bü*tün bunlarda sizi haklı kılan nedir? Delillerinizi nereden buldunuz? Cahiliyede o kadar ileri gittiniz ki, hayatı çe*kilmez hale getirdiniz."
    "Duaların kabulü için mezarları, türbeleri ziyaret eden kişi, cinayetten daha kötü bir iş yapar demektir. Bunu yapmakla herhangi bir puta tapmak arasında pek fark yoktur. Şunu unutmamalı ki, bu işi yapanların fiiliyle Lat ve Uzza'ya tapanların fiili arasında çok fark yoktur. Fakat yine de ihtiyatlı davramyor ve onların kafirliği hakkında hüküm vermekten çekiniyoruz." [192]
    Şah Veliyullah Dahlevi, felsefenin İslam'da açtığı ya*rayı da farketmiş, yıllar boyu İslam alimi geçinenlerin Yunan ve Hint felsefelerini İslam'a malederek 'İslam fel*sefesi ' diye bir felsefe ortaya çıkarmalarına şiddetle karşı çıkmış ve İslam düşüncesiyle ortaya konan İslam felsefesi arasında hiç bir benzerliğin olmadığını ispatlamıştır. Ona göre İslam felsefesi, ithal edilmiş bir düşünceden başka bir şey değildir.
    Dehlevi'nin yaptığı icraat ve tecdidin en önemli kı*sımlarından biri de, İslam'ı şahıslardan hareketle değil, İs*lam'dan hareketle şahısları değerlendirmek olmuştu. Çün*kü şahıslar fanidir. Ama İslam baki kalacaktır. Dehlevi kısaca, Vahiy ve naslarla sabit olan ve hiç bir zaman de*ğişiklik kabul etmeyen İslam ile, cahiliyeyi birbirinden ayırarak aralarında kalın setler oluşturmuş, kendisinden sonra tekrar birbirine karışmasın diye "Hüccetül Balığa", "Tefhimati İlahiye" ve "İzalat" gibi eserler bırakmıştır. Bu eserlerinde, İslam toplumuna yakışan idare şeklinin, Raşid Halifeler dönemindeki yönetim biçimi olduğunu ıs*rarla kanıtlamıştır. Yine Yahudi efsanelerinin Kur'an litaratürüne dahil edildiğinin farkına varmış, bunu İslam dü*şüncesine vurulmuş bir darbe olarak kabul ederek, sert bir dille eleştirmişti. Onun bütün amacı, öze dönüşün müca*delesini veren Ebu Hanifeler, İbni Teymiyeler gibi hare*ketle etkinlikleri olanların yolundan yürümekti. Veliyul*lah Dehlevi, uzun süren çalışmaları neticesinde İngiliz ve Sinler gibi dış güçlerle, ruhi ve ahlâki çöküntü gibi iç teh*likelere karşı koyabilecek bir potansiyel yetiştirmişti. Bu da onun muzaffer olduğunu göstermeye yeterli bir bel*geydi. [193]


  3. 3
    Hoca Moderatör
    Hoca
    Moderatör

    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 14,854
    Tecrübe Puanı: 188

    Cevap: Hint Yarımadasındaki İslami Hareketler: İmam Rabbani! Ahmet Serhendi, Şah Veliyullah Dehlevi Hareketi, Şehid Ahme


    3- Şehid Ahmed ve Şehid İsmail Hareketi (1786-1831)


    Hindistan'da Veliyyullah Dehlevi'nin İslami hareketi*nin bıraktığı yerden öğrencileri olan Seyyid Ahmed ile Dehlevi'nin torunu olan İsmail omuzlamaya çalıştılar. Onun hazırladığı potansiyel sönmeye yüz tutunca bu yiğit müslümanların kollarını sıvadıklarını görmekteyiz. Bu şe*hid imamlar, Dehlevi'nin eserlerinden ve hareketinden ol*dukça etkilenmiş ve aynı metodu izlemişlerdi.
    Seyyid Ahmed ve İsmail, hocaları Veliyullah gibi bü*yük bir müceddid olamayıp, ancak onun üzerinde durdu*ğu Kur'an ve Sünnet fonksiyonunun devamım sağlamaya çalıştılar. Özellikle halkın iliklerine kadar işlemiş olan tasavvuf mistisizminin açtığı yaraları kapatmaya çalışıp bü*tün cahili unsurlara karşı ciddi bir mücadele verdiler. Öy*le ki müslümanlar birbirlerine baktığında sahabeyi hatırlı*yorlardı.
    Şehidlerin bu çalışmalarının yanısıra, yaptığı kıyam da hiç bir zaman küçümsenemez. Onlar, insanları şirkin ve küfrün sultasından kurtarıp, İslam adaletine kavuştur*mak için Batı Hindistan'da fiili savaşa girdiler. Onların başlattığı harekette, servet, çıkar, kişisel menfaatler, milli*yetçi duygular ve koltuk hırsı gibi istekler hiç bir fonksi*yona sahip olamamıştı. Tıpkı İmam Hüseyin, İmam Zeyd'in kıyamı gibi... Sadece ulvi dava için, İslam'ın tees*süsü için...
    Onların verdiği silahlı mücadele, Allah Resulü'nun verdiği silahlı mücadelenin bir benzeriydi. Savaşa tama*men adalet sınırları içerisinde devam edildi. Savaş esna*sında vahşete ve zulme asla yer verilmedi. Onların geçtiği yerlerde insanlar en ufak bir zarar görmedi. Ordu gündüzat sırtında savaşırken, geceleri de ibadetle nefislerini tezkiye etmekteydi. Ancak bu mücadeleleri, İslam'ı hakim kılmadan şehid edilerek yarıda bırakılmıştı.
    Allame Mevdudi, Şehidler'in hareketinin maddi alemde başarısız oluşunu şöyle izah ediyor:
    "Hareketlerinin başarısız olarak sonuçlanmasının birinci nedeni, müslümanlar arasında tasavvuf adı al*tında, cahiliyenin bir çok unsurunun kabul görmesiydi. Üstelik bu dönemde inanç rahatsızlıkları, hastalık*ların yuvası olan tasavvufla tedavi edilmeye çalışılı*yordu. Tasavvuf adı altında cahiliyenin bütün unsurlarına gömülmüş halkın durumunu, İbni Teymiye'nin eserlerini çok iyi okumuş olan İsmail Şehid, görmekte gecikmedi. Buna rağmen O'nun açısından da olumsuz taraf, reçetesi Veliyullah Dehlevi tarafından sunulmuş olan hastalığa karşı yeni bir reçete sunma başarısını gösterememesidir. Veliyullah Dehlevi'yi aşma gücünü kendisinde bir türlü bulamadı. Bundan dolayıdır ki, Veliyullah Dehlevi 'nin reçeteleri uygulanmaya devam edildi. Bu durum Seyyid Ahmed'in hareketinde kendini açıkça gösterir. Seyyid Ahmed vefat ettiğinde, bazı taraftarlarınca, Şianın bir ko*luna mensup olanların inancında olan gayb alemine göç (Tayyi mekan) düşüncesi ile tekrar dünyaya döneceği an beklenir olmuştu.
    Seyyid Ahmet ve İsmail Şehid'in tecdid hareketi incelendiğinde onların diğer bir hatasının uygulamaya geçirilen cihad için uygun şartların gözetilmemiş oldu*ğu görülür. Bundan dolayı cihad hareketi uygun bir ze*min üzerinde gerçekleşmemiştir. Yani halkı müslümanca eğitmeden onların samimiyetlerine güveniyorlardı. Hal*buki Kuzey Hindistan'da birer göçmen olan o halkın İs*lam'dan asla haberleri yoktu. Sadece kendilerini müslüman kabul ediyorlardı ki bu cihad gibi bir hareket için as*la yeterli olamazdı. İşte o mücahitler bunları dikkate al*madıkları için, zemin zayıflığını korudu. Bölge halkı ken*dilerinin müslüman olduğunu söylüyordu ve onlar da böyle kabul ettiler. Halkın, küfrün zulmünü tanımış olma*sı, onların İslam'ın gelmesi konusunda arzulu ve istekli oldukları şeklinde yorumlandı. Cihad uğraşısı ve hilafetin ilgası işleri sırasında bütün hatalar açığa çıkmaya başladı. Çünkü kendisini müslüman olarak tanımlayan halk, İslam için hiç bir zorluğa katlanmaya talip olmuyordu. İşte o za*man anlaşıldı ki, bölge halkı ismen müslüman olmaktan başka hiç bir özelliğe sahip değildir. Ancak bu anlaşıldı*ğında iş işten geçmişti. Böylelikle tecdid işi yarım kaldı. İşte harekette en önemli tarihi gerçek budur. Eğer bir İslami harekete kalkışmadan önce o hareketi yönetecek olan*lar layıkıyla yetişmez, avantaj ve dezavantajları hesabetmezlerse hareketin başarıya ulaşması mümkün olmaya*caktır.
    Üzerinde durulması gereken son hatalarından biri de, mücahidler, kendilerinin müslüman olduğunu söy*leyen insanlar üzerinde bîr İslam hakimiyeti kura*mazken, binlerce km. uzaktan gelen İngilizler bir kü*für hakimiyeti kurabilmişlerdi. Bunun sebebi ne ola*bilir? İşte bizi ilgilendiren soru bu. Bu soruya cevap verebilmek için 18. ve 19. yüzyıl Avrupa'sını iyi tanı*mak zorundayız. Eğer terazinin bir kefesine Veliyullah Dehleyi ve diğer müslümanların çalışmalarını koyar, di*ğer kefesine de cahiliyenin sahip olduğu gücü koyarsak, maddi bir değerlendirmeyle arada korkunç derecede bir farklılık olduğunu görürüz. İşte mücahidler böyle bir de*zavantajla cihada girmişlerdi." [194]
    İşte, bu sayılan sebeplerin yanında yeni Avrupa'nınfelsefe, edebiyat, ahlak, hukuk ve siyaset gibi konulara, Fransız Devrimi ile Sanayi Devriminin getirdikleri yeni*lik ve icraatlar da eklenirse, Mücahidlerin, başarısızlıklan daha iyi anlaşılır. Yani İngilizler sayesinde, Avrupa'nın bütün yeni buluşları Hindistan'a da taşınmış ve bu yeni teknik karşısında kendilerini yenileyemeyen müslümanlar zahiren başarısız kalmışlardı. [195]


  4. Reklam

  5. 4
    Hoca Moderatör
    Hoca
    Moderatör

    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 14,854
    Tecrübe Puanı: 188

    Cevap: Hint Yarımadasındaki İslami Hareketler: İmam Rabbani! Ahmet Serhendi, Şah Veliyullah Dehlevi Hareketi, Şehid Ahme


    4- Feraizi Hareketi (1820-1870)


    Bu hareket, İslami vecibelerin zorunlu olmasının kar*şılığı olan 'Farz'dan türetilmiş bir isimdir. Anlaşılan odur ki, bu hareketin öncüleri olan Hacı Şeriatullah ve oğlu Muhsinler, Allah'ın dinini kendi bölgelerinde hakim kıl*mayı kendilerine zorunlu ve farz olarak telakki etmiş ve bu ismi kendilerine seçmişlerdi.
    Bu seçkin mücahidler Bengal adında küçük bir kasa*bada şirk, tasavvuf mistisizmi ve efsanelerine dalmış hal*kı yeniden kurtarmaya azmetmiş ve bu görevi kendilerine bir 'farz' şeklinde telakki etmişlerdi. Tasavvuf efsaneleri bu bölgede o kadar kökleşmiş ve o kadar şekillenmişti ki, şeyhlere ve onun müridleri olan sufilere insan üstü güçler izafe ediliyordu. Onlara göre bu kişiler, ölülere can vere*bilir, istediğinin canını alabilir, aynı anda bir çok beldele*ri dolaşıp gelebilir ve gelecekte vukubulacak olayları ha*ber verebilirdi. İşte bu üstünlükleri (!) dolayısıyla bir 'pir'in türbesini ziyaret, bir nevi Kabe'yi tavaf etmekti. Tasavvuf adı altında bir çok sapık uğraşlar verilmiş, ka*birler türbelere dönüştürülerek üzerinde mumlar yakılmış,yüzü kadın gibi heykeller yapmışlardı. Kısacası Bengal kasabasının halkı böylesine Hint hurafelerinin oyuncağı haline getirilmişti.
    İşte bütün bu tezad ve olumsuzlukları omuzlamak gerçekten hafif bir görev değildi. Şeriatullah, bitmek tü*kenmek bilmeyen bir enerji ile insanlara Allah'ın dinini anlatıyor, gece-gündüz, köy-kasaba demeden mücadele veriyordu. Verdiği mücadele çağdaş öncülerin verdiği mücadelenin bir benzeri olduğu için İngilizler onun hare*ketine 'Hint Vehhabiliği' sıfatını yakıştırmışlardı. Halbu*ki Vehhabiler Hanbeli fıkhını taklid ederken, Feraiziler Hanefi fıkhını taklit ediyorlardı. Böylesine bir isim taka*rak müslümanları başka şekilde göstermeleri yeni bir olay değildi. İnsanlığın ilk yıllarından günümüze kadar İslam düşmanları tarafından sürdürülen bir faaliyetti bu. Bugün Yahudi siyonizmi ile hıristiyan emperyalizminin elindeki en büyük koz da budur. Bunlar nerde İslami bir faaliyet ve İslami bir hareket gördülerse, onu hemen halk arasında sevilmeyen bir isimle isimlendirirler. 'Çamur tutmasa da*hi iz bırakır' mantığıyla hareket etmektedirler. İşte Ferai*ziler hakkında yapılanlar da bunlardan ibaretti.
    Halbuki Feraiziler, kendilerinden önceki Ahmet ve İs*mail Şehitlerin yolunu adım adım takipetmekteydiler. Aralarındaki fark, Feraizilerin içtihat konularında Hanefi mezhebini taklid etmeleri ve köylü olmaları; Şehitlerin de yeniden içtihat taraflısı ve şehirli olmala*rıydı. Vehhabi diye bilinen Muhammed b. Abdulvahab da bunlardan pek farklı düşünmüyordu. Ancak bu hareke*ti daha sonra ismine nisbetle Vahhabilik olmuş, özellikle efsane ve hurafe sahibi olan tasavvufçular tarafından kar*şı çıkılmış ve saptırılmıştır.
    Feraizi hareketinin önderi olan Şeriatullah, cahiliyeyekarşı mücadeleye girdiğinde karşısına ilk çıkanlar, mev*cut nizamın koruyucusu olan muhafazakar ve bel'am ule*ma olmuştu. Tarih sürecinde, cahili siyasi nizamı ayakta tutan zaten hep bunlar olmuştu. Ancak o yiğit mücahid Şeriatullah, onların davranışlarına aldırmadan mücadele*sine devam etmiş ve bir çok hizmetler geride bırakarak vefat etmişti. (1838)
    Şeriatullah'ın bıraktığı yerden İslami hareketin öncü*lüğünü oğlu Muhsin üstlendi. Muhsin'in idaresi altında toplanan Feraiziler, devlet içinde adete devlet olmuşlardı. Özellikle İngiliz ve Hind ağalarını oldukça rahatsız etmiş ve en büyük düşmanları haline gelmişlerdi. Bu nedenle İngilizler bu yiğit müslümanları; 'bağnaz ve gerici', 'Bengali'nin haricileri' ve 'bid'at sahipleri' olarak itham edi*yorlardı. Bütün bu iddialarının arkasında yatan gerçek, mücahidlerin İngiliz ve Hint ağalarına karşı tavizsiz, net ve dalkavukluktan uzak bir siyaset izlemeleriydi. Bunun için İngiliz ve Hind diktatörleri bu olumlu hareketi pasifize etmek için bel'am ulema tarafından bir fetva yayınlattılar. Fetvanın içeriği, Hint Yarımadasını 'Darul İslam' ola*rak gösteriyordu. Gerekçe de, ülkede müslüman halkın bulunmasıydı. Ülke 'Darul İslam' olunca, baş kaldıran da asi oluyordu. İşte istedikleri suçlamayı bu yolla daha ra*hat yapıyorlardı. (Günümüz hile ve desiseleri düşünül*sün...)
    Feraiziler, yılmadan usanmadan, samimi ve bilinçli olarak mücadelelerine devam ettiler, İngiliz ve yerli işbirlikçileri tarafından defalarca tutuklanıp acımasız işkence*lere maruz bırakıldıkları halde hareketi 1862 yılına kadar sağlıklı bir biçimde devam ettirdiler. Daha sonra Muh*sin'in ölümüyle hareketin lidersiz kalması ve muhafaza*kar ulemanın resmi diktatörlerle işbirliği yaparak muhalefetlerini sürdürmeleri eklenince hareket dağılmıştı. Hare*ket dağılmıştı, ancak ürün olarak bir çok meşhur simalar ve eserler geride bırakılmıştı. Artık o yiğit öncülerin açtı*ğı çığır kapanmayacak, Mehmet Ali Cevheri, Mevlana Şibli Süleyman En-Nedvi ve Seyyid Ebul Hasan En-Nedvi gibi alim ve müellifler tarafından kıyamete kadar uzatı*lacaktı bu çığır. [196]
    İslam hareketin tarihi seyri: Beşir İslamoğlu Denge Yayınları



+ Yorum Gönder