1. 1
    ßaran T.T.O.R.H.S.S.
    ßaran
    T.T.O.R.H.S.S.

    Üye No: 11279
    Mesaj Sayısı: 1,118
    Tecrübe Puanı: 19

    Afgan Cihadı Hakkındaki Görüşler


    AFGAN CİHADI HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİMİZ

    1-Afgan cihadı ulemanın önderliğinde İslami bir hareket olarak başlayan bir cihaddır. Afganistan'daki İslami harekete ilk dönemlerden itibaren cihadın ağırlık merkezini teşkil eden, cihad gücünün %85'inden fazlasına inançları saf ve temiz, mücadele aşkına ve azmine sahip, sağlam metodları olan dört alim komutanlık etti: "Cemiyet-i İslami'nin lideri Prof. Burhaneddin Rabbani, İttihadı-ı İslam-ı Afganistan'ın lideri Prof. Abdurresul Sayyaf, Hizb-i İslami'nin lideri Gülbettin Hikmetyar ve Hizb-i İslami'den ayrılarak ikinci bir gurup kuran Yunus Halis. Bunlar Üstad Mevdudi, Seyyid Kutub, İbn-i Teymiyye ve diğer alimlerin kitaplarıyla yetiştiler. Harbin ilk başladığı günlerde bozuk tasavvufçular bunlara karşı dağınık bir şekilde savaş açtılar. Fakat herkes bilmektedir ki, ilk günden itibaren cihadın amacı yeryüzünde Allah'ın dinini hakim kılmak ve İslami bir devlet kurmaktı.

    2-Afganistan'da İslami cihad bid'at ve hurafecilerin bastığı yeri salladı, varlığını sarstı, uzuvlarını parçaladı. Çünkü onlar Afganistan'da "Kayzerin hakkını Kayzer'e Tanrının hakkını tanrıya veriniz" ilkesi üzerine kurulu sufilerin bir köşeye çekilmesinin olumsuzluğunu kabul eden kimselerden oldular. Cihad mücahidler tarafından "Kayzer'in hakkı da Allah'ındır" ilkesine dayandırıldı. "Gökte ve yerde olanlar O'nundur. Hepsi O'na boyun eğmiştir." (Rum/26)

    3-Bugün Afganistan, Filistin ve kafirlerin işgal ettiği yerlerde mal ve canla cihad yapmak herkesin üzerine farzdır. Şeyh İbnü Baz, İbnü Useymir, el-Elbani, el-Muti, Said Havva, Abdülmuiz Abdüssettar ve burada şu anda ismini sayamadığım bir çok alim bu fetvayı vermişlerdir.

    4-Afganistan'da mal ve canla cihad yapmak herkes üzerine farzdır ve bu konuda birinin iznini almaya gerek yoktur, bu konuda müfessirler, muhaddisler ve fukaha icma etmiştir. Fıkıh, Tefsir ve Hadis kitaplarının hemen hemen hepsi cihad farzı ayın olduğu zaman kadının mahremiyle birlikte kocasından, köle efendisinden, delikanlı babasından izin almadan cihada çıkabileceklerinden bahseder.

    İbni Teymiye bu konuda şöyle der: "Düşman hücum ettiğinde düşmanın dine, cana ve namusa verdiği zararı defetmek icmaen ümmet üzerine farzdır. Bu konuda hiçbir ihtilafa yer yoktur" (İbniTeymiyye, el-Fetevau'l-Kübra, 4/607) Emiri'l-Mü'minin bulunsa bile savunma için onun iznini almaya gerek yoktur.
    İbn-i Rüşd şöyle der: "Adil olmasa bile, masiyetle ve cihaddan men eden bir emirde bulunmadığı sürece halifeye itaat Müslümanlar üzerine gereklidir" (Fethu aliyyi'l-Malik, 1/390)

    Ümmetin başında halife olmasa dahi müslümanlar cihadı terk edemez ve geciktiremez. Çünkü onun sağlayacağı faydalar geciktirilmesi veya terk edilmesiyle ortadan kalkmış olur. (İbnu Kadame, el-Muğni, 8/253)

    Üzerinde borç olan birisinin özürsüz olarak, borcunu geciktirmeye hakkı yoktur. Allah katında da herhangi bir özür beyan edemez. Çünkü borcun karşılığı zimmettir. Cihadda bir borçtur ve karşılığı da candır.

    5-Afgan halkının cihadı İslami olup, aleni küfür ve sapıklığın karşısında hedefi ve gayesi açık bir cihaddır. Afganistan'da cihad yapmak kafirleri oradan kovmak için savaşmaya güç yetiren her müslüman için bir vazifedir. Afganistan cihadının hükmü namaz ve oruç gibi her müslümana farz-ı ayn'dır. Bazı Hanbeli müçtehidlere göre namazı terk etmek küfür olmasına rağmen cihadın terki küfür olmadığı için namazı cihaddan önemli görseler bile dört mezhep ulemasının belirttiği gibi hiçbir müslüman bu farzı terk edemez.

    İbn-i Abidin şöyle der: "Düşman İslam devletinin sınırlarına hücum ettiğinde namaz ve oruç gibi cihadda müslümanlara farz'ı ayn'dır. Terki mümkün değildir. O bölgede yaşayan müslümanların kendi sınırlarını korumaya güçleri yetmezse doğudan batıya kadar İslam topraklarında yaşayan bütün müslümanların üzerine farzdır." (Hasiyetti İbn-i Abidin, 3/238)

    Fukaha, cihadın önce işgal edilen topraklarda yaşayan müslümanlara farz olduğu, savaşlar birkaç günden fazla sürerse daha sonra tedrici olarak halkanın genişleyeceği görüşündedir.

    Sasani imparatorunun varlığına son veren Kadisiye savaşı üç günde sona erdi. O zamanki ulaşım vasıtaları at ve deve idi. Bugün uçaklar yeryüzündeki uzun mesafeleri kısaltmışlardır. Onun için bugün çemberin tedrici olarak genişletilmesinin bir veya iki gün gibi bir süresi yoktur. Müslümanlar bugün yeryüzünün neresinde olurlarsa olsunlar Hükmü Şer'inin önünde eşittirler. Araplar Afganistan'da bir Afganlı gibi cihad yapmakla mükelleftir. Çünkü bugün Arapların elindeki imkanlarla Afganistan'a bir günde varılması mümkündür. Bugün İslam topraklarının hepsi bir ülke gibidir.

    Alimler cihadı oruç ve hac ibadetlerinden daha üstün kabul ederler. Savaşa cesaretle girmiş bir kimse için Ramazan orucunu terk etmesi daha uygundur. Peygamberin "Düşmanla karşılaştığınızda sizin için uygun olan orucu terk etmektir. Orucunuzu bozunuz" sözleri kendilerine ulaştığı halde yine bazı sahabilerin oruca devam ettiğini duyunca: "Onlar asilerdir" buyurdu.

    Cihad vakti belirtildiğinde farz olan haccı yapmadan önce yerine getirilmesi gerektiği hakkındaki icma İbn-i Rüşd tarafından nakledilir. İbn-i Teymiye bu konuda şöyle der: "Din ve dünyayı ifsad eden saldırgan düşmanı defetmek, ona karşı savaş açmak, imandan sonra en Önde gelen farzlardandır. (el-Fetevaü'l-Kübra, 4/608)

    Tevhid ve imandan sonra farzların en etkilisi ve önemlisi müslümanlanların malına, canlarına, namuslarına ve kanlarına saldıran düşmanların bu çirkin hareketlerine son vermektir.

    6-Gücü yettiği halde cihadı terk eden kimse ile gücü yettiği halde namaz kılmayan kimse arasında bir fark yoktur. İkisinde de mal infak etmek, fakirleri doyurmakla keffareti ödenmez. Bu ibadetlerin keffareti bizzat o ibadeti yapmaktır.

    7-Afganistan'da İslami Cihad hakkında görülen kerametler (harika olaylar) bu cihadın İslami olduğunu müjdelemektedir. "Rabbinizin yardımına sığınıyordunuz. O: "Ben size birbiri peşinden bin melekle yardım ederim" diye cevap vermişti. Allah bunu ancak bir müjde olması ve kalplerinizin yatışması için yapmıştı. Yardım ancak Allah kalındadır. Doğrusu Allah güçlüdür, Hakimdir" (Enfal/10) Şatibi bu konuda şunları söyler: "Allah tarafından müslümanlara gönderilen yardımlar, kerametler ve harikulade olaylar Allah'ın kendileriyle beraber olduğunu kesin olarak ifade eder" (Şatibi, Muvafakat, 4/85)

    Ehl-i Sünnetin açıkladığı üzere peygamberlere mucize olması caiz olan her şeyin veliler (Allah'ın dostları) için keramet olması caizdir. Son asırlarda kerametler önceki asırlardan -mesela sahabe asrı- daha çok olmaya başladı. Çünkü kerametler insanların takip ettikleri yolun müslümanlar tarafından ihtiyatla takip edilmesi içindir. Fakat sonraki müslümanlar için keramet öncekilere oranla daha çok olmamıştır. Ahmed b. Hanbel'e: "Niçin daha sonraki müslümanlardan nakledilen kerametlerden daha azı sahabelerden nakledilmiştir? diye sorulunca: "İmanlarının sağlamlığından" cevabını verdi.

    İbn-i Teymiye şöyle der: "Keramet ve harikulade olaylar Hz. Peygamberin ümmetinden açık veya gizli delil olmak üzere ihtiyaç anında meydana gelir. Delil Allah'ın dininin hakim kılınması, ihtiyaç ise dini hakim kılmada gereken yardım ve zaferdir. Ashab dinin ahkamını ve ayetlerin uygulanışını bizzat Rasulullah'tan öğrendikleri için başkalarının çok muhtaç olacakları bilgileri elde etme imkanına sahip oldular. Fetret devrinde peygamberin vefatından sonra insanların irtidat etmesiyle peygamberlerden ve nübüvvetten zahir olmayan bir takım kerametler görülmüş, yalancı peygamberler türeyerek bir takım istidraci olaylar göstermişlerdir. (Mecmau'l-Feteva, 11/235)

    Kerametleri ancak, inkarcılar veya cahiller inkar eder. Caci de H. 1407 yılının Şevval ayında şehit olan müslümanların kanlarının mis kokusu gibi kokması şeklinde bir çok keramet görülmüştür, bunlardan benim bildiğim beş tanesinin isimleri şöyledir.: "Libya'lı Hüseyin ve Ali, Fas'lı Nurul hak, Cezayirli Ebu Haİid, Yemen'li Seb'u'1-Leyl. Mısır'lı Ebu'l-Fadl Abdullah, Filistinli Ebu Hafz adlı üç müslüman genç ise sanki uyumuş gibi cesetleri bozulmamış, kokmamış olarak bulundular.

    Hele Abdullah Ramazan bayramının birinci günü şehid olduğunda cesedini Zilkade ayının ikinci günü bozulmamış, kokmamış, şişmemiş, sertleşmemiş ve hala yarasından akan kanlan sıcak bulduk. Filistin'li Ebu Hafs ise şehid olduğu an yüzü bir ay parçası gibi parlamıştı. Afganlılar şu anda şehid edildiği yerde o nuru gördüklerini yeminle belirtiyorlar.

    8-Müslüman Afgan halkına malı ve canıyla yardım etmek komünist kafirleri Afganistan'dan çıkarıncaya dek yeryüzündeki her müslümana vaciptir. Çünkü Allah şöyle buyuruyor:

    "Doğrusu inanıp hicret edenler, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler ve muhacirleri barındırıp onlara yardım edenler, işte bunlar birbirinin dostudurlar. İnanıp hicret etmeyenlerle, hicret edene kadar sizin dostluğunuz yoktur. Fakat din uğrunda yardım isterlerse, aranızda anlaşma olmayan topluluktan başkasına karşı onlara yardım etmeniz gerekir. Allah işlediklerinizi görür. İnkar edenler birbirlerinin dostlarıdır. Eğer siz aranızda (yardımlaşmazsanız) dost olmazsanız yeryüzünde kargaşalık, fitne ve büyük bozgun çıkar." (Enfal/72-73)

    İbn-Teymiye bu konuda şunları söyler: "Düşman müslümanlara hücum ettiğinde bu hücuma maruz kalan veya kalmayanlara bu ayette açıklandığı gibi veya Peygamberin: "İster savaş için hazırlanmış asker olsun, ister normal bir müslüman olsun imkanlar ölçüsünde az veya çok malıyla, canıyla yardım etmesi gerekir" emriyle zulme uğrayan müslümanlara yardım etmek, ve destek vermek gerektiği anlaşılmış olur. (Mecmau'l Feteva, 28/358)

    9-Halkların cihadı, cemaatlerin ve davetçilerin cihadı gibi olamaz. Çünkü davetçiler çoğunlukla, seçilmiş, saf, temiz kişilerden oluşur. Eğitimden nasiplerini bolca almışlardır. Fakat bunlar büyük kuvvetler önünde etrafındaki halktan yardım almadan uzun süreli bir savaşa güç yetiremezler. Böyle bir savaşta davetçi, ağır silahların infilak ettiği bölgede küçük bir patlama gibidir. Halbuki halkın içerisinde cahiller, okuma-yazma bilmeyenler, saf insanlar bulunabilir. Fakat halk arasında uzun süren savaşın ağırlıklarına dayanabilecek kişiler bulunur.

    Halkın içerisinde zani, içki içen, hırsız, aldatan, fasık, günahkar, münafık savaşçılar bulunabilir. Halkları bunlardan arındırmak mümkün değildir. Halk arasında gizli şirke giren hatta bilmeden açıkça şirke giren kişiler de vardır.

    Bütün bunlara rağmen halkla birlikte olup, savaşları La ilahe illallah bayrağını dalgalandırmak ve zulmü yeryüzünden kaldırmak için ve kendileri müslüman olduğu müddetçe onlara yardım etmek ve yanlarında savaşmak farzdır. İslam tarihine baktığında Hz. Ebubekir (ra) zamanında irtidat eden kabileleri Halid b. Velid'in(ra) döndürdüğünü görürsün. Ebubekir onları Allah'ın izniyle İslam'a tekrar bağladı, Rum ve İranlılarla yapılacak savaşı müjdeleyerek savaşa yürüttü. Peygamberlik iddiasında bulunmuş olan Tuleyha el-Esdi (-"Asıl adı Tuleyha b. Huveylid'dir. Bazı kabileler -içlerinde Tuleyha da vardı- Rasulullah'a mali yardım istemek için gelerek şöyle dediler: "Ya Rasulullah! Biz seninle savaşmadan müslüman olduk. Biz falan falan kabilelerin savaştığı gibi savaşmadık" dediler. Bu sözleri ile onlar açıkça Allah'ın Rasulü ile savaşmadan İslam'ı kabul etmelerinin Hz. Peygambere ve Müslümanlara yaptıkları büyük bil' lütuf olduğunu, karşılığım da almaları gerektiğini söylemek istiyorlardı. Allah şu ayetleri indirdi: "Müslüman oldular diye, sana minnet etmektedirler, de ki: "Müslümanlığınızı bana minnet konusu etmeyin. Tam tersine sizi imana yöneltip ilettiği için Allah size minnet etmektedir. Eğer doğru sözlüler iseniz bunu böyle kabullenmeniz gerekir" (Hucurat/17) Geri döndükleri zaman Tuleyha peygamberliğini ilan etti. Rasulullah ona tabi olanları öldürmek için Dirar b. el- Ezver'i gönderdi. Sonra Rasulullah vefat etti. Hz. Ebu Bekir döneminde İslam'a dönen Tuleyha Kadisiye savaşında büyük yararlılıklar göstermiştir" Üsdü'1-Gabe, 3/95 (Çevirenin notu) Kadisiye'de rolünü iyi oynayan cesur kişilerden biriydi. Ebu Mihcen (Ebu Mihcen es-Sekafi'nin asıl ismi Malik b. Habib'dir. H. 9. yılında müslüman oldu. Güzel şiirler yazan bir şairdi. Cömert, iyiliksever, şecaatli birisi olmasına karşın içkiye müptelaydı. Hiçbir ceza onu bundan vazgeçirttiremedi. Hz. Ömer birkaç defa kırbaçladı, sonra bir odaya hapsetti. Birisiyle odaya gönderilirken kaçtı ve Kadisiye'de savaşan Sa'd b. Ebi Vakkas'ın yanına gitti. Hz. Ömer Sa'd'a onu hapsetmesini emretti. Ebu Mihcen Sa'd'ın hanımına iplerini çözmesini ve Sa'd'ın atını kendisine vermesini istedi. Savaştıktan sonra tekrar buraya döneceğine dair söz verdi. Hüznünü belirtmek için bu şiiri söyledi. Sa'd'ın karısı bu şiiri duyunca onu salıverdi. Ebu Mihcen cesaretle savaştı, tekbir getirip düşmanın üzerine atıldığında önünde hiç kimse duramıyordu. Daha sonra savaş biter bitmez tekrar hapishaneye döndü ve ayaklarını bağladı. Hanımı durumu Sa'd'a haber verince, Sa'd onu serbest bıraktı ve O'na:"Git, artık sana ceza vermeyeceğim" dedi. Ebu Mihcen de tevbe etti. Azerbaycan'da vefat etmiştir." Üsdü'1-Gabe, 6/277 (Çevirenin notu) ise Sa'd b. Ebi Vakkas'ın yanında ayakları iplerle bağlanmış şekilde hapisti. Kadisiye savaşında çatışmalar şiddetlenip savaş kızışınca üzüntüsünü şu şiirini okuyarak ortaya koydu:

    Atlar koşarken benim ayaklarımın sağlam iplerle,
    Bağlı olarak burada terk edilmem üzüntü olarak yeter bana.
    Halid. b. Velid bir defasında Hz. Ebubekir'e İslam ordusunda bazı günahkarların olmasından dolayı bir mektup yazdı. Fakat Hz. Ebubekir ileriyi düşünebilen birisi olması nedeniyle bu mektuba önem vermedi. Şevkani: "Kafirlere karşı fasıklardan yardım istemek icmaen caizdir" der.

    İbn-i Teymiye şöyle der: "Bu nedenle her iyi ve kötü insanla beraber savaş yapmanın caiz olduğu ehl-i sünnetin asıl görüşlerinden biridir. Allah bu dini Rasulullah'ında bildirdiği gibi günahkar devlet reisleri veya günahkar askerlerle ittifak edilmezse iki durumdan birisi olur: Ya savaşı onlarla beraber yapmamak. Bu, dine ve dünyaya daha zararlı olan diğer kişilerin istilası demektir. Facir kişilerle birlikte savaş yapılırsa kötülükler ortadan kalkar, İslam kurallarının -hepsi olmasa bile- çoğu işlerlik kazanır. Bu her ne şekilde olursa olsun vaciptir. Hulefa-i Raşidin devrinden sonraki bir çok savaş bu şekilde olmuştur. Hz. Peygamberden şöyle bir hadis rivayet edilir: "Hayır, yani iyilik ve ganimet kıyamet gününe kadar atın yelesindedir" B hadis sahih olup Ebu Davud'un rivayet ettiği hadise çok yakındır: "Savaş, Allah'ın beni Resul olarak göndermesinden ümmetimin deccalla savaşmasına kadar devam eder. Onu ne zalimin zulmü, ne de adilin adaleti ortadan kaldırır" (Mu'cemu's-Feteva, 28/506-508)

    Yine bir hadiste: "Ümmetimden bir gurup hak üzere yaşamaya devam edecekler. Kıyamet gününe kadar onlara muhalefet edenler zarar veremeyecekler" buyurulur. Ehl-i sünnet -Rafiziler, Hariciler ve ehl-i sünnetten çıkanların hilafına- bütün guruplarla, cihadı hak eden kimselere karşı iyi veya kötü kişilerle cihad etmek gerektiği hususunda ittifak ettikleri daha bir çok nasslar vardır. Yine bir hadiste: "Sözünde durmayan zalim, facir emirler gelecek. Kim onların yalanlarını tasdik eder ve onlara yardım ederse o benden değildir, ben de ondan değilim. Havz-ı kevserin yanına gelemez. Kim onların yalanlarını tasdik etmez ve zulümlerine ortak olmazsa o bendendir, ben de ondanım. Havz-ı Kevserin yanına gelecektir" buyurulur. Bir insan Allah Rasulünün emrettiği emirlerin kıyamete kadar gerçekleştirecekleri cihadı ve onun zulmüne zulümle yardım edildiğini anladığında orta yolu anlamış olur ki, o da mesul olan topluluk gibi cihadı hak eden emir ve toplulukla cihad etmelerinin daha evla olmaşıdır. O kendisiyle beraber Allah'a isyan konusunda savaşan kişilere yardım etmekten uzak durur. Allah'a itaat konusunda onlara itaat eder, isyan konusunda itaat etmez. Çünkü Allah'a isyanda mahluka itaat yoktur.

    Bu, bu ümmetin halef ve seleflerinin seçtiği yoldur ki, her mükellefe vaciptir. Bu yol Harici ve az bilgi ile yetersiz eğitilmiş takva kişilerin yolunu benimseyen topluluklarla, mürcie ve iyi olmasalar bile emirlere mutlak itaat edilmesi gerektiği yolunu benimseyenler arasında orta bir yoldur.

    10-Bazı cahiller küçük şirkin amellerini nazarlık vs taşımak gibi şeyler olarak ele alırlar. Büyük şirki de evliya ve nebilerin kabirlerinden yardım isteme olayı olarak ele alırlar.

    Bu işlerdeki cehalet; şehirlerden uzak sahralarda yaşayan âlimlerin olmadığı, eğitim hizmetlerinin yetersiz kaldığı veya komünist ülkelerdeki gibi tamamen kaldırıldığı yerlerde yaşayanlara has bir özürdür.

    "İsrail oğullarının denizden geçmelerini sağladık, puta gönülden tapan bir millete rastladılar. "Ey Musa! Onların tanrıları gibi bize de bir tanrı yap" dediler. Musa: "Doğrusu siz bilgisiz bir milletsiniz, bunlar yol olacaklar ve işledikleri boşa gidecektir" dedi. (Araf/138-139)

    Katade: "Onlar Rıkke'ye indikleri için rastladıkları kavmin yaptığı put köpek balığı idi." der. Onların putlarının sığır heykeli olduğu, ona benzeterek samirinin onlara buzağı yaptığı da rivayet edilir.

    Bunun benzeri bir olay, cahil Arabilerin kafirlerin yılda bir defa tazim ettikleri yeşil bir ağaç görüp: "Ya Rasulullah bize de bunların alameti gibi bir nişan göster" sözleridir. Rasulullah: "Allah'a yemin olsun ki siz Musa kavminin: "Bize onların tanrıları gibi bir tanrı yap sözüne benzer bir söz söylüyorsunuz" buyurdu " sizden öncekilerin yoluna karış karış uyacaksınız. Hatta onlar bir keler deliğine girseler, siz de gireceksiniz" Ya Rasulullah! onlar Hristiyanlar ve Yahudiler midir? diye sorulunca, "Ya kim olabilir?" cevabını verdi. (Kurtubi, 7/273)

    Buhari'de kabilesine şöyle söyleyen bir adamın kıssası vardır: ""Allah bana şiddetli azap vereceğini takdir etmiştir. Öldüğümde cesedimi yakın ve küllerini savurun... Allah o kulun kendisinden bu derece korkması sebebiyle onu mağfiret etmiştir. Halbuki o adam Allah'ın bütün zerrecikleri dahi toplayıp bir araya getirebileceğini bilmiyordu. Bu cehaletinden dolayı bağışlandı.

    Huzeyfe'nin rivayet ettiği bir hadiste Rasulullah şöyle buyurur: "İslam, elbisedeki süsler silinip yok olduğu gibi silinir gider. Allah'ın kitabına gece bakılır. Yeryüzünde onun hiçbir ayeti hüküm sürmez. Sadece şöyle diyen ihtiyarlar kalır: Biz sadece babalarımızdan La ilahe illallah kelimesini duyduk, onu söyleriz" (îbnü Mace) Sıla b. Züfer:" Onlar namaz, oruç, hac ve zekatı bilmedikleri sürece La ilahe illallah onlara fayda vermez" der.

    İbn-i Teymiye Cehmiye mezhebine mensub olanlara: "Ben sizin söylediklerinizi söylesem kafir olurum. Fakat ben sizi küfürle itham etmiyorum, çünkü siz bilmiyorsunuz" der. İbn-i Kayyum el-Cevzi kabirlerden yardım bekleyen kimseler hakkında: "Cahil oldukları için onları küfürle itham etmeyiz" der.

    11-Önceden anlattıklarımıza dayanarak Afgan halkına yardım etmeyi farz olarak görüyoruz. Sahihayn'da yer alan Ebu Hureyre'nin rivayetinde: "Bir köpek ayaklarının üzerine çökmüş neredeyse susuzluktan ölecekken, Beni İsrail'in fahişelerinden kötü bir kadın onu gördü, ayağındaki papucunu çıkardı ve ona su içirdi. Bu yüzden günahları mağfiret olundu" buyurulur (Sahihü'l Cami, 2873)

    Nasıl olurda bir insan gıda, giyecek ve ilaç azlığından dolayı aç, çıplak ve acılar içinde kıvranarak ölebilir? Bir mücahide yardım eden kimse nasıl olur da müslüman toplumundan uzaklaştırılır? Hz. Peygamber'e hayvanların yedirilmesi ve içirilmesi hakkında soru soruldu. Rasulullah: "Her ciğeri yaş mahluka bir şeyler yedirip içirmekte mükafat vardır." buyurdu. Bunun için bir insanın saldırısına maruz kalan mecusi, ehl-i kitap ve Hindunun namusunu korumak vacip olur. Kim bir ehl-i kitabın bir lokma ile kurtarmaya gücü yettiği halde acından ölmeye terk ederse, onun kan diyetini öder. Böyle olunca Rus saldırganlarını müslüman Afgan'lıların namuslarına dokunmaktan uzaklaştırmanın durumu nasıl olur, düşünmek lazım.

    Zulmü insanlardan kaldırmak bu dinin esaslarından biridir. Ahmed b. Hanbel'in Abdurrahman b. Avfdan rivayet ettiği sahih bir hadis'te; Rasulullah Abdullah b. Ced'an'ın evinde hazır bulunduğu hılfu'l-fudul anlaşması hakkında: "Amcalarımla birlikte böyle bir anlaşmada hazır bulunmam kırmızı develere sahip olup da bu ahdi bozmamdan daha fazla beni sevindirdi" buyurdu (A.g.e. 3611) Bu anlaşma, mazlumlara yapılan zulmü engellemek, zayıflara yardım etmek üzere yapılmıştı.

    12-Sedd-i Zera'i (kötülüğe yol açan vesilelerin önlenmesi) İslam hukukunda önemli bir konudur. "Allah'tan başka yalvarıp yakardıklarına (putlarına) sövmeyin ki, onlarda bilmeyerek aşırı gidip Allah'a sövmesinler" (Enam /l08) Bu ayette Kur'an Allah'a sövülmemesi için putlara sövmeyi yasaklıyor. Çünkü bu vesile ortadan kaldırılmazsa Allah'a sövme gibi büyük bir kötülüğe yol açılacaktır.

    "Ey inananlar! Peygambere: "Bizi de dinle (raina)" demeyin. "Bizi gözet (unzurna)" deyin ve dinleyin, inkâr edenlere elem verici azap vardır" (Bakara/104) (Yahudiler ne zaman Hz. Peygamberi görmeye gelseler dış görünüşte ona her tür saygıyı gösteriyorlar, fakat ona gizlice zarar vermek ve saf dışı bırakmak için ellerinden geleni de yapıyorlardı. Kaypak sözler kullanıyorlar veya sözü hakaret anlamı taşıyacak şekilde yanlış telaffuz ederek anlamını değiştiriyorlardı!'. Örneğin, onun dikkatini bir şeye çekmek istediklerinde: "lütfen bir dakika bakar mısın? " anlamına gelen fakat başka anlamlara da gelebilen "Raina" kelimesini kullanırlardı. Ayrıca Arapça'da aynı kelime "kibirli ve cahil insan" anlamına geliyordu. Bundan başka konuşma dilinde: "Sen bizi dinlersen biz de seni dinleriz" anlamına da gelebiliyordu. Yine ufak bir dil sürçmesi ile: "Bizim çobanımız" anlamına gelen "Raina" ya da dönüştürülebiliyordu. Övme niteliğinde olan,fakat bazı insanlar tarafından kötü anlamlara çekilebilen kaypak kelimeleri kullanmamaları için mü'minlere: "Bize bak anlamına gelen ve "Raina" gibi ikinci ve kötü bir anlama sahip olmayan " Unzurna" kelimesini kullanmalarını tavsiye ediyor. Bu ayetle böylece bir kötülüğü önlemiş oluyor.) (Çevirenin notu)Müslim'in rivayet ettiği bir hadiste Rasulullah Hz. Aişe'ye hitaben: "Kavmin cahiliyye devrinde ısrar etmeseydi, İslam'a ısınsaydı, Kabe'yi yıkar yeniden inşa ederdim" der. (Sahihü'l-Cami,5203) Elbani bu hadisi rivayet ettikten sonra: "Bir şeyi ıslah etmek daha büyük bir zarara yol açıyorsa, sonraya bırakmak vaciptir." der. Fukaha meşhur kaidesini bu hadise binaen koymuştur. "Def-i mefasid Celb-i menfaatten evladır" (Mecelle) (Kötülüğü uzaklaştırmak, bir menfaati elde etmekten(daha önceliklidir) daha iyidir.) Burada "iki şerden en ehveni tercih edilir", "İki zarardan en büyüğü önce savuşturulur"
    kaideleri uygulanır. Bunun için bizim namazda Hanefi mezhebinin muhalefet ettiği bazı müstehapları ve hareketleri terk etmemiz, Allah'ın düşmanlarından duydukları, "Araplar Vehhabiliği yaymak ve mezhebinizi yıkmak için geldiler" sözlerinin etkisiyle Afgan halkını bizden nefret etmeye itmez.

    Biz rukûya varırken ve rukûdan kalkarken elleri kaldırarak tekbir almak gibi bazı şekilleri terk ediyorduk. Elleri kaldırmayı, açıktan amin demeyi ve parmağı tahiyyatta hareket ettirmeyi terk etmekle Afganlıların kalplerine ulaşmayı istiyorduk. Bizi severlerse bizdeki her şeyi kabul ederler. Müminlerin aralarındaki kardeşlik bağlarının kuvvetlendirilmesi bir çok müstehaptan daha önemlidir.

    Bu konuda Şatibi Muvafakat adlı kitabında şunları söyler: "Eğer bir sünneti işlediğinde bir vacibi terk ediyorsan sünneti, terk etmen vaciptir. Çünkü vacip sünnetten önce gelir" biz de diyoruz ki: "İbadetlerde bazı teferruattaki şekiller bizi farz olan cihaddan alıkoyuyor. Şüphe yok ki, sabah namazı daraldığında farzı kılmaya vakit kalmadığında sünnet terk edilir. İbn-i Teymiye de bu görüşte olup ihtilafu'l Ümme Fi'l-İbade adlı risalesinde zikreder.

    Hata eden müctehidin icma-ı Müslimini zemmetmesi ve ümmet arasında tefrika çıkarması caiz olmaz. Müstehapları vaciplerden daha üstün görmek doğru değildir. Malumdur ki, ümmetin kalplerini birbirine ısındırmak dinde bir çok müstehaptan daha üstündür. Bir kişinin insanların kalplerini birbirine ısındırmak için müstehabı terk etmesi daha güzeldir.

    Bir hadiste Hz. Peygamber Hz. Ayşe'ye: "Kavmin cahiliyye devrine son verip müslümanlığa kalpleri ısınsaydı, Kabe'yi yıkar, hazinesini infak ederdim" buyurur. Bu hadisten anlaşılmaktadır ki alimler insanların kalplerini birbirine ısındırmak ve nefreti önlemek için bazı işleri terk edilebilir. Bunun için Ahmed b. Hanbel kabul etmeyenlerin yanında namaz kılarken besmeleyi açıktan okuyorlarsa, tefrika olmaması, kalplerin birbirine ısınması için besmeleyi açıktan okurdu."

    13-Şu anda cihad her müslümana farz-ı ayn'dır ve müslümanlar kafirlerin eline geçen İslami bölgeleri geri alana kadar farz-ı ayn'dır. Filistin, Buhara ve Endülüs'ü geriye alıncaya kadar farz-ı ayn olarak devam edecektir.

    14-Allah yolunda cihad mutlak kullanıldığında dört mezhep imamına göre kıtal (savaş) anlamında kullanılır. İbn-i Rüşd şöyle der: "Allah yolunda cihad mutlak kullanıldığında kafirlerle İslam'a girinceye kadar veya kafirler mağlup olup cizyeyi verinceye kadar kılıçla savaşmak anlamında kullanılır" (Mukaddime, 1/369) İbnü Hacer el- Askalani ise: "fi sebilillah" lafzında ilk anlaşılan cihaddır" der. (Fethu'l-Bari, 6/29)
    İSTEKLERİMİZ

    1-İslam davetçilerinin yetişkin çocuklarından bir cemaat oluşturmaları, özel olarak ta ailelerine bakmaları, hayâlarını muhafaza etmeleri gerekir. Davetçi müslüman bir gencin yaptığı iş, terbiyeden nasibini almamış, yardım ve yönlendirmede adaleti kavrayamamış 20–50 anlayışsız müslüman gencin yaptığı işe muadildir. Bu terbiye konusunda yapılan bir hatanın özürü olmaz ve Allah katında hesabı da ağırdır. Allah hesabı kolaylaştırmadıkça O'na hesap vermek çok zordur.

    2-Amerika ve Avrupa'daki İslam merkezleri cephede çarpışacak, davetçileri kendi hesaplarına yetiştirmeleri gerekir. Her İslami merkez kendi hesabına iki genci yetiştirirse ne güzel olur. Bir Arap gencinin ailesine bilet parası dahil külfeti senede 6-8 bin dolardır. Onların cephelerde ve kalplerde bıraktıkları büyük etkiler karşısında bu meblağ önemsiz ve cılız kalır. Fakat iki yıldan beri bunu ilan etmemize rağmen bize sadece Amerika'daki Şikago İslam merkezinden iki müteşebbis başvurdu.

    3-Afganistan'da sağlık ve eğitim merkezleri kurmak için projelere başladık. Eğitim merkezimiz yaklaşık yirmi yedibin dolara mal olacak. Eğitim merkezinin görevi o bölgeden elli mücahidi toplayıp altı ay müddet içerisinde Kur'an, tecvid, Tefsir (Enfal ve Tevbe Sureleri) Akaid, Cihad Fıkhı, Askeri eğitime uygun ibadet fıkhı öğretecek.
    Allah'tan bu projemizin hayırla tamamlanmasını diliyor, müslümanların parasal yardımdan çok bu meseleye sahip çıkmalarını ümit ediyorum. Sağlık merkezimiz ise eğitim merkezinin iki katına, yaklaşık 54 bin dolara mal olacak.

    4- Peşaver'de Enstitülerin inşa edilmesi gerekir. Fakat buraya Pakistandaki muhacirler değil, ailesi Afganistan'da ikamet eden muhacirler girmelidir.

    5-Bazı Arap gazetecilerinin üzerine aldığı gerekli bildirilerin yayınlanmasını yürütmek için bütün cihad dergilerinin istikrarlı çıkması konusunda Allah'tan yardım diliyoruz.
    Bir derginin kuruluştaki maliyeti ikinci defa tekrar çıkarmakta dönen sermayeden mutlaka çok çok fazladır. Fakat onun müslümanlar üzerindeki manevi etkisini parayla ölçmek mümkün değildir.

    6- Tüccar ve zenginlerden, özellikle buraya hicret etmiş Arap savaşçılara bakma konusunda duyarlılık göstermelerini ümit ediyoruz. Özellikle aileleriyle Peşaver'de oturan mücahidlerin arasında yaşayan olgun ailelere öncelik tanınmasını istiyoruz. Evli bir kişinin yardım maliyeti beş bekar gence bedel olmasına rağmen evliler cihadın ağırlık merkezini ve kilit taşını oluşturuyorlar, Çünkü onlar istikrarlı, olgun ve uzağı görebilen kişilerdir.

    7-Gücümüz yettiği ölçüde göç olayını durdurmaya gerek var. Bunun için

    a-Bir komutanın kefaleti için ayda 200 riyal gereklidir. Bu yılda 2400 riyal yapar.

    b-Bir Afgan'lı alimin kefaleti 200 riyaldir. 1000 Pakistan rupisinin karşılığıdır.

    c-Mücahidlerin fakirliğini, yoksulluğunu, açlığını, sefaletini ortadan kaldırmak için Afganistan'a yapılan yardımların en üst seviyeye çıkarılması gerekir.

    d-Afganlı'ların morallerini yükseltecek, göçü azaltacak olan Arap kardeşlerimizden mümkün olan en fazla sayıda gencin harbe çağrılması gerekir.

    e-Afganistan'da mücahidlere İslam kültürünü verecek, pratik ve uygulamalı programlarla ruhi olgunluğa eriştirecek, nefislerini kötü duygulardan arıtacak ruhi bir yapının oluşması için sağlık ve eğitim merkezlerinin açılması gerekmektedir.


    İlgili Yazılar

+ Yorum Gönder