1. 1
    BiLaL HaTTaB DeLi MoLLa
    BiLaL HaTTaB
    DeLi MoLLa

    Üye No: 12484
    Mesaj Sayısı: 1,460
    Tecrübe Puanı: 19
    Yaş: 36
    Yer: Ne KaRa aN? YıLLaR KaRa...

    Abdulkadir Geylani(Devri,Tevhid Anlayışı ve Vefatı)


    Abdülkâdir Geylânî'nin Devri ve Çevresi:


    Geylânî hazretleri Bağdat'ta 73 sene geçirdi ve Abbasî halîfelerinden beşi onun gözleri önünde birbiri arkasına hilâfet makamına geçti. Onun Bağdat'a şeref verdiği günler Halîfe Mustazhirbillah Ebu'l Abbas (ö. 512 H)'ın devri idi. Ondan sonra sıra ile Müsterşid Râşid, Muktedî Liemrillah ve Müstencid Billâh salta*nata geçtiler.
    Şeyhin bu dönemi çok önemli tarihî olaylarla dolu*dur. Selçuklu sultanları ile Abbasî halifelerinin arala*rındaki çekişmeler en şiddetli şeklini almıştı. Bu sul*tanlar Abbasî idaresine tam hâkim olmak ve kesin söz sahibi olabilmek için bütün gayretlerini gösteriyor, canla başla uğraşıyorlardı. Bazan halifenin rızası ile bazan da onun karşı gelmesi ve istememesine rağmen, ara sıra halife ile sultanın orduları arasında düzenli bir savaş yapılır, müslümanlar çekinmeden birbirinin kanını akıtırdı.

    Bu tür olaylar Müsterşid zamanında birkaç kez ol*muştu. Halbuki bu halife Abbasüerin en aklı başında, tedbirli halifesi idi. Çok kere de o üstün geldi. Fakat 10 Ramazan 519 H. tarihinde Sultan Mesûd'la yaptığı sa*vaşta kesin yenilgiye uğradı.

    İbn Kesîr şöyle yazıyor:
    "Sultanın ordusu üstün geldi. Halife hapsedildi. Bağdatlıların mah mülkü yağmalandı. Bu haber bütün bölgelere yayıldı. Bağdat bu acı haberden çok mütees*sir oldu. Halkı arasında dış görünüş açısından olsun, manevî açıdan olsun depremler oldu, halk büyük sar*sıntı geçirdi. Mescidlerin minberlerine varıncaya kadar kırdılar. Cemaatla namaz kılmayı dahi terkettiler. Ka*dınlar başlarındaki örtüleri atıp feryad ü figân ederek evlerinden dışarı fırladılar. Halifenin yakalanıp hapse*dilmesine, düştüğü feci duruma, uğradıkları musibet*lere matem tutmaya başladılar. Diğer eyaletler de Bağ*dat'ın yaptığı gibi hareket etmeye başladı ve bu fitne o kadar ileri gitti ki, az çok her eyâlet bundan etkilendi.
    Sultan Sencer durumu gördü de yeğenine konunun nezaketini ve önemini haber vererek halifeyi serbest bırakmasını emretti. Sultan Mes'ûd onun emrini yerine getirdi, fakat Bâtmîler halifeyi Bağdat yolunda öldür*düler."
    Bütün acı dolu olaylar Abdülkâdir Geylânî'nin göz*leri Önünde gelip geçti. O, müslümanların arasındaki parçalanışı, kardeş kavgasını, düşmanlığı gözleriyle gördü. Dünya sevgisi uğruna, mal, mülk, saltanat ve makam hırsı uğruna insanların herşeyi yapmaya hazır olduğunu, onlarda sadece saray debdebesi ve zevki kaldığını, halkın saltanat makamına mukaddes gözle bak*tıklarını, eyaletlerin ve şehirlerin idaresini ele geçir*mek için birbirini boğazlayacak hale geldiklerini de gördü.
    Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin vücudu bu olay*ların içinde olmaktan uzak olsa da duygu ve şuuru ile o, ateşler içinde yanıyordu. Ve bu iç yanışı, ciğer ateşi bütün gücü, gayreti, heyecanı ve samimiyeti ile onu: in*sanları irşada, halka nasihat etmeye, onları nefislerini terbiye ve ıslah etmeye, kalpleri kötülüklerden temizle*meye çağırmaya, davet ve tebliğe yöneltti. Bu iç ateşi onu, bozgunculuğu ve dünya hırsım âdi ve aşağı gör*meye, insanlarda iman şuurunu diriltmeye, onlara âhirete imanı hatırlatmaya, bu fânî âlemin geçici olma*sına karşılık o ebedî âlem olan âhiretin önemini anlat*maya, ahlâkı güzelleştirmeye, gerçek tevhid inancına ve pürüzsüz ihlâs ve samimiyete çağırmak için bütün gücünü kullanmaya itti.


    Pürüzsüz Tevhid ve Allah'tan Gayrisini Boş Oluşu:


    O devirde en büyük âlim dahi bir devlet adamının eteğine yapışırdı. Halk çeşitli insanları, bazı büyük zatları yararı ve zararı ellerinde bulunduran kimseler kabul etmişti. Onlara, vasıta ve sebeplere, herşeye gü*cü yeten mutlak yetkili varlık derecesi vermişler; kaza ve kaderi değiştirmek bile kendileri gibi insanların el*lerinde diye düşünüyorlardı.
    Böyle bir atmosfer içinde şeyh şöyle buyuruyor: "Bütün yaratıkları şöyle kabul et: Ülkesi çok geniş, emirleri kesin, haşmeti, azameti kalbi titreten bir padi*şah var. Bir adamı tutmuş, boynuna halka geçirmiş, ayaklarına da zincir geçirmiş, bir nehir kenarındaki çam ağacına asmış, nehrin dalgaları müthiş, akıntısı hızlı, dibi derin. Kendisi de çok güzel süslü ve yüksekte bir tahta kurulmuş ki yanma yaklaşmak imkânsız. Yan tarafında ok, mızrak, pek çok silah var, miktarını o padişahdan başka bilen yok. Bu silahlardan istediği*ni alıp, yakalanıp bağlanmış olan o adama atmakta*dır. Ve şimdi bu manzarayı seyreden bir adamın o padişahı nazarı itibara almayıp da ondan hiç korkmayıp, ondan hiçbir ümid beklemeyerek, yakalanıp bağlanmış (çaresiz) adama ümid bağlaması ondan çekinmesi mi akıl işidir? Yoksa böyle yapan bir adam akla göre; akıl*sız, izansız, deli, dört ayaklı hayvan ve insanlıktan uzak değil midir? Allah korusun, bu kimse gördüğü halde görmeyen kör, hakka (gerçeğe) vardığı halde he*defe ulaşamayan, yaklaşma ve yükselişten sonra dü*şüş, hidâyetten sonra dalâlet ve sapıklık, imandan son*ra küfür sahibi değil midir?"[Rumuz el-Gayb, Tercüme Fütûhu'l Gayb, makale: 17]

    Bir başka toplantısında tevhid, ahlâk ve Allah'tan başkasından ilgiyi kesmeyi şu şekilde anlatmaktadır:
    "Sana bakana sen de bak, sana gelene sen de git. Seni seveni sen de sev. Seni çağıranın sözüne inan. Sa*na düşmemen için destek verene elini ver. Seni cahilli*ğin karanlığından çıkaracak, felâketlerden koruyacak, pisliklerini yıkayarak kirlerden, necasetlerden temizle*yecek olan kimseye elini ver.
    Sen hem kendisi sapık hem de başkalarını sapıtan akranlarından, câhil dostlarından, nefsî arzularından, şeytanlarından, hakkın yolunu kesenlerden uzaklaş. Bu hayat, bu ahlâk, bu arzular, bu vurdumduymazlık nereye kadar böyle sürecek?
    Herşeyi yaratan, evvel de o, âhir de o, zahir de o, bâtm da o olan Allah'ı; kalplere sevgiyi, ruhlara sü*kûnu veren, lütfü ve ihsanı bol olan Mevlâ'yı nasıl gör*mezlikten gelirsin?"[Rumuz el-Gayb, Tercüme Fütûh'ül Gayb, makale: 62]

    Bir başka toplantıda da işte bu tevhid inancı konu*sunu şu şekilde anlatmaktadır:
    "Bütün yaratıklar âcizdir, güçsüzdür. Ne kimse sana bir yarar sağlayabilir, ne de zarar. İşte o zararı veya yararı Allah, yaratıkların eli ile yaptırmaktadır. Sende ve diğer yaratıklarda olan herşeyi o yapıyor. Sana fay*dalı ve zararlı ne varsa Allah'ın bilgisiyle kalem onu yazmıştır. Ona ters bir şey meydana gelmez. Kim tevhid ehli olup iyi amel işlerse o diğer kullar üzerine Al*lah'ın hüccetidir. Onlardan bazısı, zahir ve bâtın yönü ile (iç âlemi ile de dış âlemi ile de) dünyadan sıyrılmış kimselerdir. Servet sahibi olsalar bile Allah Teâlâ onla*rın iç âlemlerine dünyanın hiçbir etkisini koymamıştır. Bunlar saf ve temiz kalplerdir. Kim bu dereceye ulaşır*sa, ona büyük bir saltanat verilmiş olur.
    O cesur ve kahramandır. Cesur kişi; Allah'tan baş*kalarım kalbinden çıkaran, gönül evinin kapısında tev-hid kılıcı ve şeriat silahı ile duran, mahlukattan hiçbi*rinin oraya yerleşmesine izin vermeyen, kalbini, kalp*lerin tasarrufunu elinde bulunduran Allah'a bağlayan kişidir. Şeriat dış görünüşü terbiye edip nizama sokar. Tevhid ve marifet de bâtını (insanın içini) terbiye eder"
    Bâtıl mabudlarm neler olduğunu anlatırken de şöyle der:
    "Sen; kendine, halka, parana, servetine, ticaretine güvenirsin. Her kime güvenip dayanırsan, senin ilâhın odur! Kimden korkar ve kime ümid bağlarsan, o senin mabudundur! Zararın ve faydanı kimde görürsen, senin rabbin odur"[Füyûz-ı Yezdânî, meclis: 20]

    Bir yerde Allah'a yöneltmeye, şirk koşmaktan nef*ret ettirmeye ve insanların sevdiği şeylerin elinden alındığına ve yok olduğuna işaret ederek diyor ki:
    "Devamlı olarak diyorsun ki: Kimi sevdimse sevgim uzun sürmedi. Ya gurbet, ya ölüm, ya bozuşma veya di*ğer felâketler sevdiğimle aramızı ayırdı. Bilmiyor mu*sun ey hakkın sevgilisi, Allah gayret sahibidir. Seni kendisi için yarattı, fakat sen başkalarının olmak isti*yorsun. Yüce Mevlâ'nm buyruğunu duymadın mı?
    "..Allah onları sever; onlar da Allah'ı sever onlarda Allah’ı severler”[Mâide, 5/54]
    "Ben insanları ve cinleri ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım.." [Zâriyât, 51/56]
    Rasûlullah'ın sözünü işitmedin mi?
    "Allah bir kulu severse, onu felâkete müptelâ kılar. Eğer sabrederse onu kazanır." Dendi ki: "Ey Allah'ın Rasûlü, onu kazanmak ne demektir?" Şöyle buyurdu: "Onun ne malını, ne de çocuğunu devamlı bırakır."[Taberânî]
    Bunun sebebi şudur: Şayet ona mal ye evlad vere*cek olursa onları sever de Allah'a duyduğu sevgisi dağı*lır, parçalanır ve azalır. Bunlar Allah ile, Allah'tan başkası arasında bir unsur olurlar. Halbuki Yüce Allah ortak kabul etmez. O, gayyûr (çok kıskanç)dur. Herşeyin üstünde kahredici bir gücün sahibidir... Mutlak galibdir... Kendisine ortak olmaya kalkanı helak eder... Bunu, kulunun kalbini tek olan Mabud'a bağlaması için yapar. İşte bu husus gerçekleşince, "Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler."[Mâide. 5/54] hikmet-i ilâhisi gerçekleşir. Sonuçda halk bütün ortaklardan; çocuk, ai*le, mal, zevk ve şehvet karargâhı olmaktan, hem de başkan olma, keramet isteme, menzil, makama ulaşma, cennet isteme vs. gibi isteklerden kurtulmuş olur. Kalbin hiçbir isteği kalmaz. Suyu tutmayan delik bir kap gibi olur. Onda eşyaya dâir hiçbir istek barınmaz. Çünkü o, Allah tarafından kırılmıştır. Ne zaman onda böyle bir istek uyansa bu istek Allah'ın kıskanması ve fiili ile kırılır. Ne zaman ki onun kalbinin çevresi aza*met, ceberut ve ilâhî heybet perdesi ile sarılırsa, dört bir yanı su hendeği ile çevrelenmiş bir kale gibi o kalp muhafaza altına alınırsa artık eşyaya âit hiçbir istek kalbe yol bulamaz. Bunlar kalbin dışında kaldığı için işte o zaman, çocuk, aile, arkadaş, keramet, ibâdet, ve-sair sebepler kalbe zarar veremez. O zaman da Allah onları kıskanmaz. Aksine onların hepsi, Allah'ın kulu*na bir ikramı, lütfü, ihsanı olmuş olur."[Fütûh el-Gayb, makale: 32]

    İlgili Yazılar

  2. 2
    BiLaL HaTTaB DeLi MoLLa
    BiLaL HaTTaB
    DeLi MoLLa

    Üye No: 12484
    Mesaj Sayısı: 1,460
    Tecrübe Puanı: 19
    Yaş: 36
    Yer: Ne KaRa aN? YıLLaR KaRa...

    --->: Abdulkadir Geylani(Devri,Tevhid Anlayışı ve Vefatı)


    Vefatı:


    Uzun bir süre dünyayı, zahirî ve bâtını üstün meziyetleriyle, manevî kemâlâtı ile faydalandırdıktan sonra İslâm dünyasında maneviyatın ve Allah'a yönelmenin dünya çapında zevkini, neşesini meydana getirdikten sonra 561 H. yılında 90 yaşında vefat etti. Oğlu Şerefüddîn İsa (r.a.) ölümünü şöyle anlatıyor:

    "Vefat etmesine sebep olan hastalığa yakalandığın­da oğlu Şeyh Abdülvehhab kendisine, sizden sonra yapmam için bana bazı tavsiyelerde bulunun dediğinde buyurdu ki: Daima Allah'tan kork. Allah'tan başka kimseden korkma, Ondan başka birinden de bir şey bekleme. Bütün ihtiyaçlarını Allah'a havale et. Sadece ona güven ve herşeyi ondan iste. Allah'tan başka hiç kimseye güvenme. Tevhid yolunu tut ki o yol, herkesin birleştiği noktadır, dedi ve şöyle devam etti: Kalb Al­lah ile yoğrulmuş olursa hiçbir şey ondan kopmaz ve hiçbir şey oradan dışarı çıkamaz. Ve dedi ki: Ben ka­buksuz özüm. Oğullarına; benim yanımdan çekilin, de­di. Ben görünüşte sizinleyim, iç âlemde başkaları ile-yim. Benim yanımda sizden başka kimseler (melekler) var. Onlara yer ayırın. Onlara saygı gösterin. Buraya büyük rahmet iniyor. Onlara yer açın.
    Sonra tekrar tekrar şöyle buyuruyordu: Allah'ın selâmı, bereketi, rahmeti sizin üzerinize olsun. Allah sizi de beni de bağışlasın, benim de sizin de tevbenizi kabul etsin. Bismillah, gelin ve geri gitmeyin.
    İşte bunları bir gece bir gündüz sürekli söyledi dur­du. Sonra şöyle dedi: Yazık size. Ben hiçbir şeye aldırış etmiyorum. Ne bir meleğe, ne de ölüm meleğine. Ey ölüm meleği, bizim amellerimiz senden çok bize bir şeyler vermiştir.
    Öldüğü gecenin gündüzünde müthiş bir nara attı. İki oğlu Şeyh Abdürrezzak ve Şeyh Musa diyorlar ki: Tekrar tekrar ellerini kaldırıp uzatıyor ve diyordu ki;
    Allah'ın rahmeti, bereketi, selâmı size olsun. Hakka dönün, sıfata girin. Ben şimdi sizin yanınıza geldim. Bir de şöyle diyordu: Yumuşak olun.

    Sonra hakkın emri geldi de ölüm hali kapladı. O vaziyetteyken dedi ki: Benimle sizin ve bütün insanla­rın arasında yerle gökler arası kadar fark vardır. Beni kimseyle kıyaslamayın, kimseyi de benimle kıyaslama­yın.
    Oğlu Abdülaziz; nasıl olduğunu, ızdırabımn nasıl olduğunu sorduğunda dedi ki: Bana kimse bir şey sor­masın. Ben ilm-i ilâhîye dönüyorum. Oğlu Şeyh Abdü­laziz hastalığının gidişini sorduğunda; benim hastalığı­mı kimse bilmez, kimse de anlamaz, ne insan, ne cin, ne de melek. Allah'ın hükmünden Allah'ın bilgisi şaş­maz, (Kendi hükmünü yine en iyi kendi bilir.) Hükmü değişir ama bilgisi değişmez, hükmü nesholur ama ilmi nesholmaz. Allah istediğini yok eder, istediğini bıra­kır. Onun katındadır asıl yazı. Ne yaparsa yapar ondan sebep sorulmaz, insanlardan sebep sorulur, dedi.
    Sonra oğlu Şeyh Abdülcebbâr, kendisine: Neren ağ­rıyor? diye sorduğunda ise şöyle dedi: "Her tarafım ağ­rıyor. Fakat kalbimde bir ağrı yok. O Allah'la sağlam olarak birliktedir."
    Sonra son demi geldi. Şöyle söylemeye başladı:
    "Kendinden başka hiç bir mâbud olmayan Allah'tan yardım istiyorum. O münezzeh ve yücedir, canlıdır. Yok olması düşünülemez. Kendi kudreti ile izzetini gösteren, ölüm ile kullarına galip gelen o Allah arın­mıştır. Ondan başka mâbud yoktur. Muhammed (a.s.) Efendimiz Allah'ın peygamberidir."
    Oğlu Şeyh Musa: 'Teazzüz" kelimesini söylediniz, bu kelimeyi iyi ve doğru söyleyemediniz, dedi. Bunun üzerine tekrar tekrar o kelimeyi tekrarladı. O derecede
    ki, sonunda sesini sertleştirerek "teazzüz" kelimesini doğru ve düzgün şekilde söyledi. Sonra (üç kere) "Al­lah, Allah, Allah" dedi. Arkasından sesi kayboldu, tü­kendi gitti. Dili damağına yapıştı. Mübarek ruhu ayrıl­dı. Allah ondan razı olsun, onu da razı kılsın."



    Ebu’l-Hasan En-Nedevi - "İslam Önderleri Tarihi"


+ Yorum Gönder